30 Haz 2010

SINAV YORGUNLARI...

   Bağırdı bir çocuk ansızın;
   Sınav yok artık...
   Toplandı tüm çocuklar,
   Alkışladılar; sınav yok artık...
   Oynadılar doyasıya;  
   Koştular, atladılar, zıpladılar,
   Çiçekler, ağaçlarla kucaklaştılar,
   Kaydılar kaydıraktan, birer ikişer,
   Dünya dönerken onlar da döndüler...
   Kuşlar, kelebekler, karıncalar,
   Eşlik etti oyunlarına.
   Düşler kurdular aralıksız,
   Öyküler anlattılar bitişsiz. 
   Yeni arkadaşları oldu kitaplardan, 
   Okuyup paylaştılar gün boyu...
   Koca bir çember oluşturdular el ele,
   Köprüler kurdular yürekten yüreğe,
   Yollar aştılar beyinden beyine...
   Sonra bir an durdu dünya;
   Seslendi bir yetişkin ansızın,
   Dönün yerlerinize...
   ...............
   Çocuklar şaşırdı, oyun bitti;
   Çocuklar küstü, sesler gitti...

                          Makbule Abalı


  

25 Haz 2010

YORGUN, YAŞLI DÜNYA...

    
    YORGUN, YAŞLI DÜNYA...


    Yorgun, yaşlı dünya
    Neler gördü, neler yaşadı
    Yüzyıllardır...
    Yoruldu, yaşlandı;
    Pes etmedi, tükenmedi,
    Döndü durdu aralıksız...
    Nice kavga, nice savaş oldu üstünde;
    Öfkelendi, üzüldü, kaygılandı.
    Kimlere, nelere tanık oldu;
    Utandı, ağladı.
    Yıprandı, yoruldu, yaşlandı...
    Unuttu acılarını kaç kez;
    Sardı yaralarını zamanla,
    Unuttu olanları.
    Hiç hatırlamadı;
    Belki de hatırlamak istemedi,
    Unuttu...  
    Aktı geçti zaman aralıksız;
    Yalnız iyiler, iyilikler kaldı bellekte.
    Onları unutmadı.
    Nice suç, nice suçlu
    Unutuldu...
    İyiler iyilikler unutulmadı.

                                     Makbule ABALI 

19 Haz 2010

BABALAR VE ÇOCUKLAR...

   Küçükken hep sorarlardı: "Anneni mi, babanı mı daha çok seviyorsun? " O yaşta bile nasıl da yadırgardım; neden birini daha çok seveyim, neden seçmek zorundayım, ikisini de sevmek mümkün değil midir... Çok ısrarlı davrandıklarında uzaklaşırdım. Bilirsiniz; çocuklar, anlamsız sorulara kolay kolay cevap vermezler. Susarlar, duymazdan gelirler, ya da uzaklaşırlar, belki öfkelenip bağırabilirler de. Ama o zamanlarda da kolay kolay kızıp öfkelenmeyen ben, küser veya kırılırdım en çok...

   Dilimizde "baba" ile bütünleştirdiğimiz, anlam yüklediğimiz o kadar çok sözcük var ki; baba gibi, baba evi, babacan, babayani, babalanmak... 
Acaba neden, baba'ya güç, kudret yöneltirken, ana'ya hep sevgi yüklemişiz, daha duygusal düşünmüşüz. Örneğin; baba ocağı- ana yüreği, baba dayağı- ana kucağı, babayiğit- ana kuzusu, babalanmak- anaç olmak...

   Çocuklar konuşmaya başlarken, daha kolay olduğu için mi önce "baba" derler, önemli sayılan şeyler de neden hep "ana" ile başlamıştır; anadil, anayasa, anaokulu... Çocuklar canı yanınca neden baba değil de, anne diye ağlar, ama öte yandan insanımız baba'ya güvenip, koruyucu, kollayıcı diye- ya da öyle olması gerekir diye- "devlet baba" da demiş.

   Babalar da ne kadar farklıdır: Çocuklarının eğitiminde güçlü, daha güçlü olmaktır kiminindüşüncesi; birey değil, tutsak yetiştirir, öfkelidir herkese,   silahı korkudur,amacı  sindirmek, pes ettirmektir.  O çocuklar, kendisine uzatılan eli bile dayak atacak diye düşünebilir. Oysa kimi insan, "baba" değildir ama, baba sayılır, sevgi, saygıyla anılır, aranır...

   Düşündüm de; zaman nasıl geçmiş, babamı kaybedeli 28 yıl olmuş. Can Yücel'in o güzelim şiirinde dile getirdiği gibi:"Hayatta ben en çok babamı sevdim" diyemem belki ama- anneme haksızlık etmek istemem-gerçekten babamı çok severdim. O'na bir şey olacak diye nasıl da kaygılanırdım...

   O gelip de kapıdan girince-belki de evin kapısı doğuya baktığı içindir- evin içine güneş dolardı adeta, o yüzden aydınlık, güneşli günleri de ne çok severim. Bize sevgi sunumunda hiç haksızlık yapmadığını çok net hatırlıyorum; ancak küçük kız kardeşime sanki biraz daha farklı davranırdı, belki de O, sevilmek ve omuza alınmak için büyük çaba harcadığındandır.

   Biz o yıllarda, "sevgimizi göstermek için" büyük hediyeler düşünmezdik; düşünemezdik belki de, ama sevgiyi kanıtlamanın bedelsiz, zahmetsiz yolları vardı. Çocuk saflığı ve doğallığıyla yazılmış bir küçücük not ya da şiir, bir çiçek -demet bile değil- ve bir öpücük, taa yürekten olunca değeri sınırsız...

   Çocukluk güzeldi ama, gençlik çağımızda O'nun acılarına tanık olmak zordu: Çok şiddetli ağrılarla süren yüz sinirlerinin felci kötü anlar yaşattı. O'nu görerek, acı çekenlerle empati kurmayı, acılara dayanıklı olmayı öğrendik belki. Acılar; direncinizi artırıyor, bakış açınızı genişleterek küçük şeylerle mutlu olmanızı sağlıyor, böylece hayata bir başka pencereden bakıyorsunuz...

   Zamanında yazılmış, atmaya kıyılamamış küçük notlar, kurumuş çiçekler, insanı zaman tünelinde uzun bir yolculuğa çıkarıyor, düşündürüyor;
Belki baba olmayabilirsiniz, henüz baba olmaya hazır da olmayabilirsiniz, hatta babalığa aday bile değilsinizdir. 

   Ancak inanıyorum ki; İnsan olarak uzak-yakın çevrenizdeki tüm çocuklara katıksız insan sevgisiyle yaklaşabiliyorsanız, kendi çocukluğunuzu hiç unutmadan, onları incitmeden, zarar vermeden bakabiliyorsanız; Baba olmasanız bile, gerçek anlamda "BABA"olmayı bilenlerdensiniz.

   BABA GİBİ İNSANLAR'A SAYGILAR...

18 Haz 2010

BABALAR EN BÜYÜK...

   BABALAR BİRİNCİ...

   Uçurtma istedi bir çocuk,
   Kocaman bir uçurtması oldu;
   Uçtu, uçtu ta uzaklara,
   Bir gün yok oldu...
   Bulutlara sordu çocuk,
   Bilemedi bulutlar...
   Kuşlara sordu çocuk,
   Bilemedi kuşlar...
   Ağaçlara sordu çocuk,
   Bilemedi ağaçlar...
   Babasına sordu çocuk,
   Rengârenk bir başka uçurtması oldu.
   Kim en büyük, derseniz;
   Babası birinci oldu...

                            Makbule ABALI



15 Haz 2010

YARINA KADAR BEKLEMEK...

YARINA KADAR BEKLEMEK...   Yıllar önce okuduğum bir öykü vardı:Çok eski çağlarda kanaryası ötmeyen bir çocuk, değişik kişilere danışmayı düşünmüş; ilk konuştuğu kişi bir savaşçı, "kopar başını olsun bitsin" demiş, ikinci kişi bir hukukçu, "Biraz zorlarsan öter" demiş. En son bir eğitimciye danışmış çocuk;sevinmiş, umutlanmış,çünkü "Yarına kadar bekle bakalım" olmuş eğitimcinin yanıtı...

"Yarına kadar beklemek..." Zaman, bir kum saatinden dökülürcesine hızla akıp gidiyor;daha dün 90'lı yıllar yaşandı, önümüzde yarınlar uzanıyor. Yarınlar'ı beklerken güzel bir "düş" kurmaya ne dersiniz?

   Öyle bir ülke düşünün ki.......

   Tüm çocuklar sevgiyle, ilgiyle büyütülüp, iyi örneklerle eğitiliyor.
   Gençler geleceklerinden kuşku duymadan, kişisel özellik ve yeteneklerine göre okullara,mesleklere yönlendiriliyor.

   Herkes güne dostca bir merhaba ya da günaydınla başlamayı alışkanlık edinmiş. Sokaklarda somurtkan, çatık kaşlı, asık yüzlü değil, aydınlık, güler yüzlü insanlar dolaşıyor.

   Ülkede barış hüküm sürüyor, kimse yaşamından endişe etmiyor, kuşku, güvensizlik duymuyor. Yasalara, kurallara uyuluyor, uygunsuz davranışlar kınanıp cezalandırılıyor.

   Okullarda "bireysel ayrılıklar" dikkate alınıp, çağdaş eğitim uygulanıyor, okur yazar oranı üst düzeyde, "kitap" ekmek gibi satılıyor. Okullar ihtiyaçlara göre açılıyor, öğrenciler sadece üniversitelere değil, ara eleman yetiştiren mesleki kurumlara da yönlendiriliyor.

   İnsanlar düşüncelerini özgürce savunabiliyorlar, birbirlerini dinleyip tartışabiliyorlar; haklı-haksız, suçlu-suçsuz ayırdedilebiliyor. Yanlışlar kabul görmüyor, doğrular paylaşılabiliyor, hata yapan özür dileyebiliyor.

   Değerler doğru sıralanmış; bilim, eğitim, akıl, mantık, erdem,nezaket, sevgi, saygı kabul görüyor. Para, hırs, aşırı tutkular, insan iradesini esir almamış; emek, çaba, sabır gerçek yerini bulmuş.

   Herkesin birbirine güvenebildiği bir ortamda: Sıkıntılar paylaşılıp, zor günler birlikte aşılabiliyor, çalışan ödüllendirilip kimse haksız kazanç sağlamıyor. Vergiler kazanca göre adilce alınıp, bireyler arasında uçurum oluşturulmuyor. 

   Politikacılar oy kaygısıyla yalan söyleyip, insanları aldatmıyor, kısa zamanlı çözümlerle değil, gerçek önlemlerle geleceği planlıyor.Rüşvete, yolsuzluğa, hırsızlığa tepki gösterilebiliyor.

   Yaşlılar, büyükler saygıyla anılıp; deneyime, yaşa, saçtaki ak'a, yüzdeki çizgilere değer veriliyor, anlamlı sayılıyor. Anneler günü, Babalar günü, Sevgililer günü, Komşular ya da Arkadaşlar günü olmadan da insanlar birbirini arayıp, anıp, düşünebiliyor.

   İnsan yaşamının; "paha biçilmez" değerde olduğu bilinip korunuyor, sağlık ve sosyal güvenceleri sağlanıyor.Her yer kararsa bile,"Bir ışık yok mu" diye biri seslendiğinde her yer aydınlanabiliyor, insanlar elele verebiliyor...

   Böyle bir ülke düşünmek, düşlemek, gerçekleştirmek çok mu zor acaba, ya da imkansız mı, ütopya mı...? Umut o denli uzağınızda değilse; karanlığa bir küçük ışık da siz yakabiliyorsanız, "yarına kadar beklemek", hatta belki de "bugünden başlamak"... Neden olmasın...

10 Haz 2010

ELLERİN SUÇU NE...?

 ELLERİN SUÇU NE...?

El var elele/el var "el" gibi,
El var el veren/el var reddeden 
El var öpülesi/el var itilesi
El var insan arar/el var insandan kaçar 
El var tokalaşır/el var uzaklaşır 
El var sıcacık/el var buzdan beter 
El var paylaşımcı/el var toplayıcı 
El var nasırlıdır/el var pamuk gibi 
El var sevmek için/el var dövmek için 
El var yapmak için/el var yıkmak için 
El var üretmek için/el var dilenmek için 
El var kurtarıcı/el var ezici 
El var yaşatmak için/el var öldürmek için 
..............
Ellerin suçu ne...? 
                                    Makbule Abalı.

    

5 Haz 2010

AĞAÇLAR DİLE GELSE...


   Ağaçlar dile gelse: Ne uzun, ne renkli, ne güzel, belki de ne acıklı öyküleri olurdu kimbilir... Neler anlatır, neler fısıldarlardı geçmiş yaşamlarından; sabırlı bir dinleyici bulsalar, paylaşırlar mıydı acaba sırlarını... Yoksa kırgın, kızgın, öfkeli midir ağaçlar insanlara ? Yıllarca yararlanıp sonra da değerini bilmediğimiz için, ihanetle mi suçlarlardı biz insanları, kimbilir...
   
   Ağaçlarla ilgili ne çok öykü, ne çok şiir vardır: Cahit Sıtkı Tarancı, ne güzel demiştir, "Yalnızlığa Dair" adlı şiirinde; "Bir derdin varsa açabilirsin ağaçlara, /Ağaç yaprak verir sır vermez rüzgâra." Ağaçlarla ilgili tiyatro oyunu bile vardır:  "Ağaçlar ayakta ölür" ;  canlı olduğuna göre ağaçlar da ölür elbette, tıpkı insanlar gibi...
   
   Bazen bakımsızlıktan, bazen sevgisizlikten, bazen susuzluktan veya kesilerek, yakılarak, canına kıyılarak can verir ağaçlar da... Mezarları yoktur ağaçların; cansız kaldıklarında konacakları yer, ya bir başka ağaç altı, ya bir oduncu deposu, ya da karanlık bir yerdir. Belki en çok kâğıt fabrikasına gidenler sevinir; yeniden "can bulup" değer kazanacakları için, tekrar bir işe yarayacakları için... İnsanlar da öyle değil midir ?

   Her ağaç bir başka dünya, bir başka can'dır. Kuşlar için kanatlar ne denli önemliyse, ağaçlar için de kökler önemlidir: Kökler değil midir onları yaşama bağlayan; kökleri sağlamsa bir ağacın, tutunabilmişse derinden, korkmaz artık, kendinden emin, uzayıp gider gökyüzüne... Kuşlar gibi kanatlanır adeta; özgürlüğün tadını çıkarır, ses verir rüzgâra, yağmura kucak açar, gölgesinde barındırır insanları... 

   Yerini, yurdunu bulmak ister ağaçlar da: Uygun ortam arar, iklimlere, doğa koşullarına göre değişir, bazen bir dağ başındadır, bazen bir su kenarında... Tıpkı insanlar gibidir; yerini bulursa can bulur, yerini sevmezse kurur, gider, yok olur. Ağaçlar kesilirken ağlar mı acaba, akan su gözyaşı mıdır, dalı kırılınca küser de ondan mı kurur...?

   Ben en çok kışın yaprağını döküp, baharda tekrar çiçeklerle donanan ağaçları severim: Tükenip sonra her şeye yeniden başlayan mücadeleci insanlar gibidirler... Badem ağacı örneğin; baharda birden açıverir güzelim çiçeklerini, dokununca dökülüveren, ince, narin çiçekler... Çoğu dökülür o çiçeklerin; ince, naif, kırılgan insanlar gibidirler. O çiçeklerin sert kabuklu bademlere dönüşeceğini düşünemezsiniz; ama her şeye rağmen sert doğa koşullarına dayananlar olur, sağlam karakterli insanlar gibi...

   Erguvanlar renkleri ve görüntüleriyle etrafa ışık saçan gösterişli kadınlar gibidir: Birden açılır saçılır çiçekleriyle, ancak görüntüsü dışında pek yararlanamazsınız, meyvesi yoktur, kısa süre sonra çiçekleri de dökülür, makyajsız doğal haliyle kalıverir ortada...

   Narenciye ağaçları; limon, portakal, greyfurt, çiçekleriyle, kokuları ve görüntüleriyle baharda, kendini kanıtlamak için fırsat bekleyen insanlar gibidirler. Yakından tanıyınca aldanmadığınızı anlarsınız; yararları, katkıları tartışılmaz...

   Ceviz görkemlidir, güzeldir, yararlıdır, iç yapısı beyine benzer, gölgesi serindir ancak uzun süre oturursanız rahatsız eder, gölgesi ağır insanlar gibidir, çekinilmesi gerekir...

   Kavak ince uzundur, rüzgârla savruluverecek gibidir, ama kökleri öyle derinlere uzanır ki sizi yanıltır, eğilip bükülse de asla yıkılmaz; her şeye dayanıklı, sağlam, güvenilir insanlar gibidir. Paylaşımı sever, diğer ağaçların aksine, dalını toprağa batırırsınız, yeniden kök salar...

   Çınar farklıdır, bir başkadır her zaman: Yaylada yüzyıllık çınarlara bakıp düşünürüm bazen; kimbilir neler görüp neler yaşamıştır onca yıl, nelere tanıklık etmiş, kimlerle paylaşmıştır gölgesini, serinliğini...
   Çınarlara benzer bazı insanlar da: Görüşleri, fikirleri, eserleri, izleri ve paylaşımlarıyla yeterince vermiş, her zaman olmasa da bazen almışlardır emeklerinin karşılığını.
    Görkemlidir çınar, heybetlidir; önce çekinir, ürkersiniz, ama severseniz size sunar tüm nimetlerini, gölgesi serin ve korunaklıdır, yaprakları türküler söyler rüzgârda, rahatlarsınız...


    Daha ne çok ağaç var yeryüzünde... Uzakdoğulu düşünürler; "Bir ağaca sarılın çok bunaldığınızda" diyorlar. Gerçekten, toprağa basmak, çimenlere basmak, "toprak hattı oluşturmak" gibi adeta. Ağaçlar, içimizdeki "negatif enerji"yi alıyor, yeniden güç kazandırıyor bedenimize...

    Bugün, Dünya Çevre Günü'nde; siz de bir ağaçtan güç alarak "Yaşam Enerjisi" depolamayı düşünmez miydiniz... ?

3 Haz 2010

BİLİM VE SAVAŞ

    BİLİM VE SAVAŞ

   Yüzyıllar öncesinde başladı savaşlar...
   Hâlâ sürüyordu günümüzde,
   Yirmibirinci yüzyılda bile.
   Uygarlık öncesi, uygarlık sonrası:
   Hep bir iktidar savaşıydı;
   Daha güçlü, en güçlü olmaktı amaç. 
   Son teknoloji kullanıldı,
   En güçlü silahlar için.
   Savaşlara hizmet etti bilim bile;
   Öldürmek, yaşatmamak için...
   Savaşın hızına yetişemedi,
   Var olma çabası insanoğlunun.
   Teknoloji ölüm kustu,
   Bilim savaşa yenik düştü...
   Yok etmek üstüneydi tüm kurgular;
   Laboratuvarlar bile şaşırdı...
   Hırs kazandı, idealler yok oldu,
   Savaşlar hep sürdü, hiç bitmedi
   Yirmibirinci yüzyılda bile...
   Standartlar altüst,
   Değerler dümdüz oldu;
   Küreselleşen dünyada...
       ............
   Anlamadılar, aldırmadılar...
   Savaşlar hiç bitmedi...

                        Makbule Abalı.
     
   
  

1 Haz 2010

ÇOCUKLAR VE SAVAŞ

     ÇOCUKLAR VE SAVAŞ...

   Hiçbir şeyden haberdar değildi çocuklar,
   Hayat bir oyundu sanki...
   Savaş başladı: oyun bozuldu;
   Gözleri büyüdü önce çocukların,
   Oysa bedenleri hâlâ küçücüktü...
   Oyunlar bozuldu, savaşlar sürdü,
   Barışı hiç göremedi çocuklar...
   Sanki hiç yaşamadılar...

   Oysa bir zamanlar...
   Her şey bir oyundu sanki...

                
                         Makbule ABALI.