30 Kas 2010

ÇOCUKSU... (Çocuk ve Diyabet)

Masallar vardı bir zamanlar, annemin anlattığı 
Kucağında dinlerken düşler kurduğum; 
Kaf Dağı'nın ardındaki ülkeler, 
Dağlarına tırmandığım, ormanlarında gezindiğim, 
Kırlarında çiçeklerden taçlar ördüğüm, 
Masallar vardı annemin okuduğu... 

Masal kahramanları çocukluk arkadaşlarım; 
Yalanlarla burnu uzayan Pinokyo, 
Saf ama dürüst Keloğlan, 
Küçük prens, küçük kara balık, 
Güzeller güzeli Pamuk Prenses, 
Öyküler canlanırdı belleğimde... 

Pamuk Prensesi uyutan zehirli elma; 
Kırmızı-kıpkırmızı, şekerli ama zehirli, 
Annem bilir nasıl üzüldüğümü, 
Pamuk Prensesi kurtarmak için  
Neler neler düşündüğümü; 
Yedi cücelerin yanında 
Sekizinci cüce olabilir miydim, 
Elma şekerinden zehiri çıkarabilir miydim? 

Şeker Kız Candy oldum bir dönem;
O uzaklardaydı, çok çok uzakta, 
İstedim, ulaşamadım... 
Babamın şeker kızı olmak vardı burada 
Hem de yanı başında...
Türkülerle anlatırdı babam sevgisini, bayılırdım; 
"Karabiberim top top şekerim, yıllardan beri seni severim..." 

Bazen kızardım, neden "karabiber" 
Annem hemen açıklardı, sevinirdim; 
"Sen evimizin tadı-tuzusun..." 
Çocuktum, gülümserdim,  
"Şeker gibi çocuk" derdi görenler... 

Oysa ben pek şeker sevmedim; 
Şekerli elma zehirli-tehlikeli, 
Pamuk Prenses sevimli-güzeldi... 
Yalancı elma yerine gerçek elmayı dişledim, 
Sağlam dişlerimle hep gülümsedim... 

"Üç beyazdan uzaklaştım" derdi annem, 
Çocuktum, anlamazdım... 
Düşünürdüm; 
Bulutlar beyaz, gökyüzünde-çok uzak, 
Martılar beyaz, denizde-tutulmaz, 
Karlar beyaz, dağların tepesinde-erişilmez, 
Üç beyaz uzakta... çok çok uzakta... 

Çocuktum, hep düş kurardım; 
Babamın karabiberi-annemin tatlısı, 
Beyazlar uzakta, evimiz renkli, 
Meyveler renkli, çiçekler renkli, muhabbet kuşlarımız renkli,  
Yağmurun ardından gökkuşağı renkli... 
Biz üç beyazdan uzakta, 
Bir masal ülkesinde sağlıklı-mutlu, 
Küçücük dünyamızda her şey rengarenkti...

23 Kas 2010

Emekli Bir Eğitimciden Mektup

Bilgisayar çağında mektuplar unutuldu, ya da işlevini-işlerliğini yitirdi. Postacılar bile tanınmaz oldu. "Bak Postacı Geliyor" şarkısı hâlâ okullarda söyleniyor mu acaba? Postacının gelişi bile unutulmuşken, postacılar "görünmez adam" olmuşken, mektup yazmayı çocuklar, gençler, hatta yetişkinler neden düşünsünler ki...? Geçmiş dönemlerin önemli tanıklarından "mektup" yoluyla kişisel bir "vefa borcu" olarak, eski bir öğretmen tarafından kaleme alındı bu yazı. 

Zamanın acımasız akışında akıp gidiyor her şey... Unutulmuş mektuplar, unutulmuş değerler, unutulmuş insanlar... Giderek teşekkürü unutan bir toplum olduk. İnsanız; unutkanız, dalgınız, yorgunuz... Bazen bilerek, bazen bilmeden kırıp incitiyoruz birbirimizi. Bağışlamayı pek bilmiyoruz, o yüzden bağışlanmayı da dilemiyoruz çoğu kez... Bir gün ömür bitip, yüz yüze olmasa bile karşı karşıya geldiğimizde cami avlularında, sorulduğunda "kötü" bildiklerimizi bile hep "iyi" olarak nitelendiriyoruz. 

Zamanında, yerinde, dozunda, uygun biçimde gerçekleri dile getirmekten kaçınıyor, korkuyor, ürküyoruz; belki istemeden "yalan" söylüyor çoğumuz... Oysa zamanında söylenmesi gereken ne çok eleştirimiz, ne çok teşekkür borcumuz var. "Dost; acıyı söyleyen değil, acıyı tatlı söyleyendir" diyor büyük düşünür Mevlana. Giderek makineleşen bir dünyada bile mekanik sesler yerine "insan sesi", içten gülüşler arıyoruz çevremizde... 

Yazarken düşünmeden edemiyor insan: Eğitime gönülden emek verenlerin bu uğraştan kendini "emekli" etmesi çok güç. Günlük yaşamda, çevrede-yakında-uzakta-karşılaştığınız her durumda-sorun olmasa bile düşünüyor, fikir yürütmeye çalışıyorsunuz. Beklentiniz, umudunuz hiç tükenmiyor, çocuklar ve gençler adına atılan her yeni adım, her güzel girişim sizi heyecanlandırıyor, dünyaya bakışınızı değiştiriyor... 

Yıllar öncesinden, Başöğretmen Atatürk'ün kara tahta başında, elinde tebeşirle çekilmiş fotoğrafı ne güzel gülümsüyor hepimize. Karanlık bir zaman tünelinin sonunda görülen "ışık" gibi o aydınlık yüzü, güzel gözleri zamanında gören, yaşayan kaç kişi kaldı acaba aramızda...? Hangi kahraman yaşadığı dönemin özellikleri-koşulları içinde, hak ettiği biçimde gerçekçi olarak yazılabilmiştir ki? Bir mücadelenin başlangıcından günümüze kadar uzanan o uzun, meşakkatli yolda neler yaşandı, kimler ne yapabildi, neler gerçekleştirildi, ne kadar yol alındı...? 

Gerçek öyküler gerçek dışı masallarla karıştırılmamalı elbette. Kaynaklar iyi seçilmeli, kaynak kişiler olabildiğince "tarafsız" olmalı,olaylar "çok yönlü" değerlendirilmeli... Günümüzdeki masallar bile bir bilim-kurgu öykünün, senaryonun konusu olmaya aday değil midir? Teknoloji çağında "arama motorları" tek bir harften bile  sınırsız seçenekler yaratmıyor mu? "Açıl susam açıl" der gibi adeta... zahmetsiz-çabasız-emeksiz, sayısız "geçmiş zaman öyküsü" istediğiniz anda ekranınızda hazır olabiliyor. Doğruluğu ve güvenirliği test etmeyi hiç düşünmeyen çocuk ve gençlere yol göstermek gerekebilir elbette. 

Yalnız belirli gün ve haftalarda, alışılmış törenlerle, süslü sözlerle anmak değil; insan olarak "borçlu" olduklarımızı unutmamak-unutturmamak asıl önemli olan... Bir anlık-bir günlük değil, ömürlük, yaşam boyu olmalı gönül borcu... Nedenler üzerinde durulmazsa, çocuklar neyi ne kadar öğrenebilir; savaş ve yokluk yıllarında, inançla-özveriyle, dünyaya örnek olabilecek olayların ne şekilde gerçekleştirildiğini nasıl bilebilirler? 

Çocukların öğretmenlerinden öğrenecekleri ne çok şey var günümüzde. Ancak öğretmenimizi seçmek her zaman mümkün değil. Yıllar boyu her meslekte olduğu gibi öğretmenlikte de mesleği taçlandıranlar ya da meslek onurunu yerlerde süründürenler oldu, yıllar sonra da tüm çabalara rağmen olumsuz davranışlar olacak mutlaka. "İnsanın olduğu yerde hiçbir şey şaşılası değil." denmesi boşuna değil; ne yazık, bazen kanıksıyoruz pek çok şeyi, alışmamamız gereken şeylere bile alışıyoruz zamanla... 


Yaşarken, günlük yaşamda eski bir eğitimci olarak bazen insanları-olayları gözlerken zaman zaman düşünüyorsunuz da; Ülkemiz insanına bu davranışların kazandırılmasında-kaybedilmesinde, onların özgür iradelerinin dışında kimlerin, nasıl-ne kadar etkisi oldu acaba? Anne-baba, abla-ağabey, yakınları veya asıl hangi öğretmenleri yol gösterebildiler, yardımcı olup katkıda bulunabildiler...? Belleklerinde hangi öğretmenler anılmaya değer olarak kaldılar, hangileri hatırlamak bile istemeden unutuldular...? 


Çevremizde gördüğümüz onca iş ve meslek sahibi insandan kaç tanesi, kişiliğiyle, yaratıcılığıyla, becerisiyle işine artı değer katabildi, fark yaratabildi, kaç kişi tarafından fark edildi, övgüye değer bulundu, ya da tam tersine kaç kişinin anılarında haklı veya haksız kötü izler bıraktı? Neden, nerede hata yapıldı, ne eksik kaldı, ne gerçekleştirilemedi, dünyaya ayak uyduramayışlarının nedenlerini kimler araştırdı, kimler olumsuz etkiledi, hangi değerler baskın çıktı...? Hatalar bireyi bağlasa da kimler ne kadar suçlu, kimler ne kadar suçsuzdu? 


Dünya iyilerle kötülerin mücadelesine öylesine alışmış ki pek çoğumuz olumsuzlukları da görmüyor, aldırmıyoruz, iyileri- iyilikleri de fark etmiyoruz çoğu kez. Örneğin: Sayımlarda, istatistiklerde "işsiz" görünse de ,evi "yuva yapan, yüreğiyle-emeğiyle yoktan var eden, aile bütçesinde harikalar yaratan kadınlarımız-analarımız... Bazen yerin kilometrelerce altında, bazen atölyelerde, tersanelerde, tarlalarda, sıcakta-soğukta çalışan, bazen hak ettiğini alamayan, alın teriyle, beden gücüyle üretime katkıda bulunan çocuk-genç-yaşlı-kadın-erkek işçilerimiz... El emeği-göz nuru, yürek işi-sabır işiyle dünyaya iz bırakıp katkıda bulunanlar, sanatla, resimle, müzikle, heykelle, tiyatroyla, sanatın her dalında emek harcayan sanatçılarımız... 


Ve teşekkür borçlu olduğumuz daha niceleri: Her durumda-her koşulda insan sağlığını korumaya kollamaya yönelmiş özverili, insana saygılı  tüm sağlık çalışanları, yasal mahkemelere güvenimizi tazeleyen onurlu-saygın hukukçular... "Devlet Baba" deyişine leke sürdürmeyen, alçak gönüllü, adil, hoşgörülü, insancıl devlet adamlarımız, evrensel bir anlayışla "önce iyi ahlak" diyebilen, korkuya değil, sevgiye dayalı din anlayışını benimsetebilen, halkla bütünleşebilen, sağduyulu din adamlarımız...

Kendini ülke gerçeklerinden soyutlamadan geleceğe yönelik düşünebilen, güvenli,kararlı,onurlu askeri personelimiz, ülke savunmasında görev uğruna bedensel-sosyal-ruhsal yara alan insanımız....Yasalara saygılı, sorumluluğunu bilen, insana değer veren güvenlik görevlilerimiz.... Ülke içinde ve dünyanın değişik yörelerinde kurallara saygılı olarak oyununu oynayan, gençlere güzel örnekler sergileyen sporcularımız... 
Adlarını sayamadığımız daha niceleri... "Birleştirici" olmaya özen gösteren, dili, dini rengi, ırkı, cinsiyeti ne olursa olsun, "önce insan" diyebilen güzel insanımız... 


Bu güzel insanlar yaşamları-yaşantıları boyunca kimlerden-nelerden nasıl etkilendiler, yaptıkları iş ne olursa olsun, hangi işe anlam kattılar, iz bıraktılar? Dileriz; her işte, her uğraşta "iyiler" giderek çoğalsın, yeni kuşak çocuklar-gençler iyi örnekler, iyi öğretmenlerle büyüsünler, umutla yola çıksınlar, inançla-kararlılıkla sürdürsünler çabalarını. Yolları açık, yürekleri ve vicdanları temiz olsun... 












19 Kas 2010

Duyarlılık-Duyarsızlık...

Dünyanın her yerinde, duyularla-duygularla ilgili sözcükleri ne çok kullanır insanoğlu; duyarlılık, duyarlı olmak, duyarsız olmak, duygulanmak, duygusuz olmak... Neden ihtiyaç duyar, bilinmez... belki de insan yanını-varlığını kanıtlamak ister. 

Duyu organlarımızla farkına varıyoruz pek çok şeyin; görüyor,kokluyor, duyuyor, tadıyor, dokunuyor, böylece anlıyor, tanıyor, algılıyor, bilincine varıyoruz. Duyarlı olmak için ille de tüm duyu organlarımızın sağlam ve işler olması gerekmiyor elbette. Duyu organları  sapasağlam olduğu halde pek çok konuda duyarsız olabilen ne çok insan var toplumda. Uzman doktorlardan "sağlam" raporu alsa bile "duyarlılık" konusunda "özürlü-engelli" olabiliyor kişi... 

Gün gelecek, belki de son teknoloji harikası robotlar, aldıkları komutlar doğrultusunda her işi büyük ustalıkla gerçekleştirecekler, ancak hangi "üstün robot" insan duyarlılığında olabilir...? İnsan gibi yüz yüze-göz göze gelebilir, insan sıcaklığında dokunabilir, yüzü kızarıp utanabilir, acıyı test edip, sevinci-coşkuyu ölçebilir...? Pozitif bilime güvenmek gerek, belki bir gün insana duyarlı robotlar da olacak... kim bilir... 

Duyu organlarımız arasında ne güzel bir iş bölümü vardır: Birinin gerçekleştiremediğini diğeri başarmaya çalışır, uyum sağlanır böylece; Dil susarsa göz berraklaşır, göz kapanırsa kulak açılır, kulak duymazsa göz baş role geçer, beynin işlerliği artar. Dünyanın her yerinde "insanca dokunuşlar" sona erdiğinde, "kötü kokular" alabildiğine çoğalıyor... Duyarlı bir yürekle duyarlı duyu organları insana zarar vermiyor ancak, "duyarsızlık-duygusuzluk" büyük kayıplara neden olabiliyor. "Gözünü dört açmazsa" insan, kötülerin-kötülüklerin olumsuz etkisinden kurtulamıyor... 

Dilimiz öylesine zengin ki; Belki zamanında insan değerini bildiğimiz ya da insana önem verdiğimiz için, duyarlılık ve duyu organlarımız ile ilgili doğru-yanlış ne çok söz,  üretmişiz. Acaba çocuklar yetişkinlerden daha iyi görüp duydukları için mi "Çocuktan al haberi" demişiz. "Gözlerinin içi gülmek" mutluluğun mu, duyarlılığın mı bir göstergesidir? Her şey makineleştiği için mi, yoksa değer bilmezliğimizden mi, "El emeği-Göz nuru" deyişini daha az kullanır olduk? "Kulaklarına kadar kızarmak" deyimini bilen ya da kullanan kaç kişi kaldı aramızda? Gözleri görmediği halde nice güzel işler başaran onca güzel insanımız varken neden "Kör-topal işini sürdürmek" deriz... gözün görmeyişi veya ayağın aksaması beynin işleyişine engel değil ki... 

Görme engelli öğrencilerin-topun doğru yönünü algılayabilmek için-ziller takılmış bir topla oynadıkları kavgasız futbol maçlarına bakan-gören kaç göz imrenmez? Yeter ki aldatılmasınlar, zihinsel engelli pek çok çocuğun yüreği öylesine sevgi doludur ki, uygun yaklaşımlar hemen sevgi diliyle ödüllendirilir. Oysa bazı insanlarda bakışlara bile yansıyan kin-nefret-öfke nasıl da korkutur incitir-yaralar insanı.

Güzelliklerin, küçük mutlulukların tadını çıkarmak yerine pek çok şeyin tadını kaçırırız bazen, ille de "acı" ararız yaşantımızda. Gözümüzde büyüttüğümüz bazı insanlar, nesneler anlaşılmaz biçimde giderek değer kaybedip küçülürler... neden-nasıl soruşturmayız, araştırmak istemeyiz... Dilin söyleyemediğini "Beden dili" ne güzel anlatır oysa... "Timsah gözyaşları" tanınmadığı bilinmediği için mi "gerçek gözyaşları" anlaşılmaz-fark edilmez bazen.

"Duyarlılık-duyarsızlık" doğuştan var olan bir özelliğimiz değil. Sonradan pek çok etkenle dünyaya-yaşadığımız ortama uyumlu veya uyumsuz olabiliyoruz. Zamanında duyu organlarına yeterince işlerlik kazandırılmamışsa, sonradan beyin ve yürek de yeterince yardımcı olamıyor. Yürek "nasır bağlayınca" göz  görmek istemiyor, dil yaralayıcı olabiliyor... Ağız ne kadar çok açılırsa göz giderek küçüldüğü için "görüş alanı" daralıyor, sonuçta görmez oluyor. 

İnsanın içindeki "fırtına" büyüdükçe fırtına öncesi sessizlik bazen patlamalarla sonuçlanabiliyor. kasılmalar çoğaldıkça dokunma duyusu da azalıyor, umarsızlık-duyarsızlık-ilgisizlik artıyor. Tüketim toplumlarında "kalabalıklar içinde yalnız ve çaresiz insan" imajı nasıl da acımasız gelir duyarlı insana. "Kalp kör olduktan sonra gözün görmesinde yarar yoktur" deyişiyle ne güzel-ne doğru söylüyor Hz. Ali. 

Bir zamanlar teknoloji böylesine gelişmeden, sanal dünya oluşmadan, hatta cep telefonları yaygınlaşmadan da   biz "iletişim" kurabiliyorduk; bazen beden diliyle, bazen bir kartla, bazen mektupla... Anlaşmak-iletişim kurmak için istemek ve hazır olmak yeterdi. Ancak belki de en önemlisi beyin ve yüreklerin "paylaşıma" açık olması, "duyarlı" olmasıydı... Neden günümüzde de olmasın...? 












9 Kas 2010

Can Bulmak-Yaşamak-Varolmak

Savaştan barışa, karanlıktan güneşe 
Çıkmayı özlediler hep; 
Tüm heykeller, bütün heykelcikler 
Yıllar, yüzyıllar boyu. 
Ama hep sustular, hep suskundular... 
Cansızdır, taştır, heykeldir dedik, 
Geçip gittik yanlarından çoğu kez. 
Oysa heykeller de ne çok şey anlatır; 
Görene, bilene, anlayana, duyana... 
Dillenir bazen sanki, cansız taşlar bile; 
Sorar, sorgular, hesap sorar, 
Yıllar, belki yüzyıllar öncesinden, 
Dağlar, denizler ötesinden... 
Dürter bir kalıp, bir kaide insanoğlunu adeta, 
Dokundurur, çarpar, seyreyler, 
Sorgular gidişatı sanki... 
Konuşmaz, konuşamaz elbette heykeller, 
Dudaktan okumayla bile anlaşılmaz, demek istedikleri. 
Ancak dikkatlice bakmak gerek gözlerine-yüreklerine, 
En usta yontucularla, içten-yürekten... 
Yüzlerine, yüzümüz kızarmadan, 
Gözlerine, utanmadan-sıkılmadan, 
Dokunmak bedenlerine, incitmeden-sarsmadan 
Ses vermek gerek cansız taşlara bile; 
Engin kıyılardan, dipsiz kuyulardan, 
Uçsuz bucaksız karalardan-ovalardan... 
Selamsız-sabahsız, emirsiz-komutsuz, 
Belki cansız, belki biraz umutsuz 
Dirençle-inatla-inançla; 
Birken bir olmak, milyon olmak, 
Yoktan var etmek, var olmak... 
Uzakları yakın kılarak fısıldamak; 
Evrene, dağlara, taşlara... 
Belki de haykırmak tüm gücümüzle, 
Ve gönül almak insanca; 
"Biz varız, yok olmadık, hazırız..."