22 May 2014

BABALARINI KAYBEDEN ÇOCUKLAR...

 SOMA Faciasında belirlemelere göre 432 çocuk babasız kalmıştır.Acılarını paylaşıyor, başsağlığı diliyoruz.                                                   
 
Babalar ve çocuklar... Akşamları gün batımında özlemle beklenen. Çalan kapı ziline sıçranan. İçeriye girdiğinde karanlığa güneş gibi doğan. Elinizi tuttuğunda sımsıkı kavrayan, sıcacık avucundan sevgi taşan. Omuzlarına aldığında dünyanın hakimi gibi duran. Çocuklarının gözünde en güçlü, en kahraman, her şeyi bilen babalar... Erkek erkeğe yapılan güreşlerde hiç yenilmeyen, mahallleler  arasında düzenlenen futbol maçlarında nice ünlü sporcudan daha güçlü. Çocuklarının gözünde en farklı:"Benim babam her şeyi bilir."  "Benim babam senin babanı döver."  "Babam hepinizi haklar." Çocuklarının gözünde sırtı yere gelmeyen, yenilmez babalar...

Bazen anneler "Akşam baban eve gelince şikayet edeceğim"deseler de hem çekinilen hem de sınırsız sevilen babalar... "Ana kucağı", "ana şefkati" deyişleri vardır ama, "baba evi", "baba ocağı", "baba yurdu" deyişleri hep barınılan, sığınılan, güvenle kalınan bir yuvayı simgeler. İyi bir baba, kız çocukları için bir idol, erkek çocuklar için bir rol modeldir.Her yaş için zordur ama, özellikle 18 yaşın altındaki çocuklar için  babanın ölümü büyük bir travma yaratabilir.

 Acıdır, zordur babanın ölümü, hayatından kayıp gitmesi, kuş gibi uçup gitmesi...Yeryüzü cehenneminden bir başka diyardaki cennete yolculuğu. Her gün yattığı yataktan, evinden, soğuk bir mezara bırakılması. O koca kahramanın bir tabuta sığdırılması. Bütün çocuklar babalarını cennette bilir. Cennet onlar için gök yüzündedir. Her yıldız ayrı bir haber iletir gidenlerden. Babalar yıldızlarla göz kırpar. 

Ekonomik durum ne olacak, eve artık kim ekmek getirecek, kim harçlık verecek düşünceleri şimdilik dert değildir onlar için.  Neden kendi babaları gitmiştir, neden onları bırakmıştır, şimdi nerededir? Onlar için asıl cevap verilmesi gereken sorular bunlardır. "Neden benim babam?" sorusu kafalarda karmaşa yaratır en çok. "Benim babam öldü" diyen bir çocuğu anlamak için ta gözlerinin içine bakmak lazım; Hele başlangıçta hep buğu vardır o gözlerde, her an yaşlar akmaya hazırdır. Bakışlarını kaçırır, omuzları düşmüştür. Ellerini nereye koyacağını bilemez. Ellerini, parmaklarını bir açar bir kapar,bir açar bir kapar. Bazen kısık bir sesle tekrarlar: "Benim babam öldü." Bu deyiş bir çaresizliğin ifadesidir, yalnızlığın, güçsüzlüğün dile gelişidir. 

Bazen geceleri sessiz ağlamalar, hıçkırıklar duyulur. Yemeklerin tadı- tuzu, evin düzeni değişmiştir. Dünya bir başka dünyadır sanki. Çocuklar belli bir yaşa kadar her şeyi somut algılarlar. Küçükken kızım yağmur yağdığında: "Allah Baba ağlıyor mu anne?" derdi. Soma faciasında özellikle küçük çocuklara sorulan sorular düşündürücüydü. Aslında özenle seçilecek sorular incitici ve üzücü de olmayacaktı. "Baban madende çalışacak mı?" diyerek soruyor muhabir. Gözleri çakmak çakmak bir kız çocuğu adeta haykırıyor: "Hayır... hayır... hayır.... çalışmayacak. Görüntüler  "acının tablosu" adeta. Mezarın üstündeki çiçekleri testiyle sulayan çocuklar, elleriyle mezara toprak ekleyen çocuklar. Ölüm ve yaşamın iç içe olduğu en çarpıcı anlar. 

Ölenin silueti fotoğraflarda, anılarda, bölük pörçük eşyalarda... Ardında kalanlar Onun yaşamından kesitlerle sürdürüyorlar anları. Her şey düşlerde zenginleşiyor, düşlerde kayboluyor:
"Babam madene gitmeden her gün  vedalaşırdık. Ben şimdi okula gitmeden mezarlıkta mı  vedalaşacağım?"
"Babam bisiklet alacaktı, doğum günümü kutlayacaktık."
"Yeni kardeşim doğacak. Babam derdi, ona iyi davranacağım,  abilik yapacağım."
"Babamla bazen gezerdik. Kardeşimi de ben gezdireceğim." 
"Babamı yer altından aldık. Neden gene yer altına veriyoruz anne?"
"Anne mezarı bir açıp kapatsak. Babamı son kez bir görsem..."

Ölümle yaşam ince bir çizgidir bazen. Sevdiğiniz birden kayıp gider elinizden. Şaşkına dönersiniz. Acı çöker yüreğinize. İsyan edersiniz. İnanmak, kabullenmek zordur geride kalanlar için. Hele çocuklar için; Kötü bir rüyadır, korkunç bir kabustur ölüm. Bu çocuklara yapılacak maddi-manevi yardımlar da incelik ister. Ancak kırıcı olmadan, gösterişe kaçmadan yapılan yardımlar yerini bulacaktır. O çocuklara yapılacak en önemli yardım, uygun kurumlarda yeteneklerine uygun biçimde eğitim-öğretimlerinin sürdürülmesidir. Örneğin, babası olmayan çocukların sınavla alındığı Darüşşafaka gibi Eğitim Kurumlarında eğitim-öğretimleri planlanabilir. 

Yeniden hayata tutunmak çok kolay olmasa da imkansız da değildir. Ancak öncelikle tıbbi destek ve psikolojik yardım gerekli olabilir. Hayatın normal akışı içinde güzel şeyler planlanabilir, farklılıklar yaratılabilir. Babaların anısı ancak böyle yaşatılabilir. 

                                                           

          

18 May 2014

GÜNEŞ HER GÜN UMUTLA YENİDEN DOĞAR...

                                                           

Yarın 19 Mayıs Atatürk'ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı. Soma felaketi nedeniyle bu yıl kutlamalar iptal edildi. 301 insanımızı yer altından çıkarıp tekrar yer altına yerleştirdik. Her fotoğraf karesi acıyı resmediyordu adeta. Yaşlılar, anne-babalar, gencecik yeni gelinler, yüzlerinde, mimiklerinde isyanı yaşayan çocuklar, babasız kalmış bebeler, karnında doğmamış bebesiyle anne adayları... Bir insanlık dramı, bir ıstırap destanı...Umarız böyle facialar tekrar yaşanmaz. Her acı insanda onulmaz yaralar açıyor, bir şok etkisi yapıyor ama yeniden düşünmeyi sağlıyor, hayata bakış açısını geliştiriyor, yeni bir ufuk açıyor. Her doğan güneş, bir başka aydınlığı müjdeler. Ve hayatın içinde umut hiç tükenmez. Yaşama tutunabilmek için incecik bir daldır bazen umut...

 Bu olumsuz tabloyu izlerken, eğitimin, gelecek güvencesinin ne denli önemli olduğunu daha iyi anlıyor insan.Gençler bizim umudumuz, güvencemiz. Onlar adeta geleceğe açılan aydınlık kapımız. Çocukluktan gençliğe geçerken onların "birey" olmalarını, kendileriyle ilgili kararlar almalarını da bekliyoruz. Birey olmak; kimlik kazanmak, kişilik kazanmak, "toplumda artık ben de varım" diyebilmek. Zor bir süreç elbette ama beraberinde olgunlaşmayı da getiriyor. 

18 Mayıs Prof. Dr. Türkan Saylan'ın da ölüm yıldönümü. Ölümünden bu yana 5 yıl geçmiş. Evinin penceresindeki son vedası hala gözlerimizin önünde. Gençlerin eğitimine yetiştirilmesine büyük emek vermiş bu değerli insanın, yaklaşık 20 yıl önce gençlerle ilgili deyişleri günümüzde de anlamını yitirmemiş. O görüşlerden bazı satır başları:




"Anneler, babalar(veliler) gençlik sizin gençliğiniz değildir belki, ama onların en az sizin kadar sevgiye, saygıya ve adam yerine konmaya hakları vardır. Siz onları yanlış yöne itmez ve sürüklemezseniz çocuklarınız sizden farklı ama çok daha bilinçli, yapıcı ve yaratıcı olacak ve dünyamızı sizin, bizim bıraktığımızdan daha güzel aşamalara getireceklerdir. Onlara güveniniz, onların haksızlığa uğramalarına tepki gösteriniz, onları kem gözlerden, kötü yüreklerden ve hasta beyinlerden sakınınız. 

Günümüzde ilk, orta ve yükseköğretimde çalışan cumhuriyetin öğretmenlerine son derece önemli görevler düşüyor. Yetiştirecekleri genç kuşaklara vermeleri gereken pek çok şey var. Gençlerimize, dünyayı tek bir delikten görmenin yanlışlığını, evrensel değerlerin, bilimsel olmanın anlamı ve önemini algılatabilmeli, bununla birlikte ülkemizin yakın geçmişini, Batılılaşma hareketlerinin çıkış noktası ve evrimini, bulunduğumuz coğrafyada yakın ve uzak çevremizle ilişkimizi, yansız ve abartısız , güvenilir ve gerçekçi kaynaklar belirterek gerçek anlamıyla çağdaş bir eğitim verebilmeliyiz.

Ülkemizin çağdaş öğretmenleri, ufkunuzu, bilgi dağarcığınızı genişletin, nasıl bir ülkede yaşadığınızı, neden var olduğunuzu ve görevinizin ne olduğunu bir kez daha gözden geçirin ve sizlere emanet edilen gençlere düşünmeyi, araştırmayı, kafa karışıklıklarını gidererek gerçeklere ulaşmayı öğretin. Gerisini onlar en doğru şekilde bulacaklardır."

Bilinçli yurttaşlar, hem evrensel insan, çocuk ve kadın haklarına inanmış ve onların savunucusu olmuşlardır hem de doğayı, hayvanları, tarihi, emeği esirgemeyi insanlık görevi olarak benimsemişlerdir. Sorumluluk bilinci gelişmiş yurttaşlar, kendi kendilerine hesap vermeyi, duygu ve davranışlarını denetlemeyi, özeleştiriyi, yeri geldikçe de kendileriyle alay etmeyi yaşam biçemi (üslubu) olarak benimsemişlerdir. Yanlışlarını bu yöntemlerle giderip, hoşgörülü olma, başkalarını anlama ve sayma, bunun için de yaşantılarını sınırlayabilme olgunluğuna kavuşan gerçek bireyler demokrasiyi oluşturup yaşatabilirler."

Saygıyla, rahmetle anıyoruz.


14 May 2014

BİR BAŞKA CEHENNEM...




                                     CEHENNEMİ YAŞAMAK

Bahardı mevsimlerden, aylardan Mayıs
Dışarıda güneş yakıcı, gün sıcak
Soğuk geceler için kömür lazım;
Oysa kömür yüzlerce metre yer altında.
Güneşten uzak, ateşe yakın
Yıldızlardan uzak, karanlığa yakın
Oksijenden uzak, karbona yakın
Hayatın içinde, ama ölümün eşiğinde...
Üç kuşaktır madenciydiler,
Bir başka iş düşünemedi bile.
Bembeyazdı yüzü önce,
Maske takmış gibi bembeyaz
Yüzlerce metre yerin altına indi;
Renk değiştirdi birden;
Yüzler eller kapkara,
Yürekler isli, gözler bulutlu
Dışarıda ekmek aslanın ağzında,
Yerin altında ekmek, bir başka cehennemdeydi.
Güneş çok uzak, yıldızlar uzak, ölüm yakındaydı.
Oysa O henüz hayatın baharındaydı... 

Makbule Abalı


















                                                                

10 May 2014

ANNELER GÜNÜNDE "ÇOCUK ANNE" OLMAK...



İstatistiklere göre Türkiye'de yaklaşık 120 bin çocuk ergenlik çağında anne oluyor. Dünyada her yıl 15-19 yaşlarındaki 15 milyondan fazla kız çocuğu doğum yapıyor.

ÖYKÜ

Dünyanın her yerinde anne olmak zordur belki. Ya "çocuk anne" olmak... Yaşamadan kim bilebilir ki? Ben küçükken "Bu kız büyüyünce çok akıllı olacak" derlerdi. Akıllı olmaya zaman yetmedi. Büyümedim ki...
Okuldayken öğretmenimiz söylemişti, hiç unutmadım; Her yıl Mayıs Ayının ikinci Pazar Günü Anneler Günüymüş. Halbuki biz her gün babaların günüdür sanırdık. Kadınlar sadece çocuk doğurduğunda, o gün onların günüdür, o gün değerlidirler diye bilirdik. Hatta kız doğurursa pek kabul de görmez. Ama oğlan doğurursa... O zaman ailede şenlik vardır. 

Babam bile "Kaç çocuğun var?" dediklerinde oğlanları sayar, "üç" derdi. Dört kızını unuttu mu derdim önceleri, sonra bilerek öyle dediğini, kızları adamdan saymadığını anladım. Yedi çocuk; dördü işe yaramaz, üç tane aslan parçası... Ağlardım gizli gizli, duymazlardı. 
Ben bu dünyada hiç çocuk olamadım, çocuktan sayılmadım. Ama çocuk gelin oldum, çocuk eş oldum, en sonunda çocuk anne oldum. Ama zaman bulur da oynayabilirsek, evcilik oyunlarımızda doya doya çocuk olduk, çocuk gibi şımardık, oyunlar oynadık bez bebeğimizle. 

Çocukluktan çıkmadan henüz ergenlik çağında, 13 yaşımda evlendim. 14 yaşımda çocuğumu kucağıma aldım. Anne oldum. Ben çocuk, o bebek. O ağlar, ben ağlarım. Neden çocuklar canları yanınca hep "anne" diye ağlarlar? Ve neden bazen seslerini kimseler duymaz? Ben de çok ağladım, çok çığlık attım, avaz avaz bağırdım. Sesim dağlarda yankılandı, duyan olmadı. 
Çocuk yetiştirme ve anne olmakla ilgili önceleri hiçbir şey bilmezken, sonradan çok şey öğrendim. Ama nasıl öğrendim, bana hiç sormayın. Okulda da yanlış yapa yapa doğruyu bulurduk. "Sınama-Yanılma" derdi Aysel Öğretmenim. Hata yapa yapa doğruyu bulurmuş insan. Ya bulamazsak derdim, içim cız ederdi...

Sınıfın en çalışkanları Fatma ile bendim. Çok kıskanıyorum, Fatma  okula devam ediyor. Evlenmedi, anne olmadı. Yarın okulda öğretmenimizin  Anneler Gününü kutlar. Benim günümü kimseler kutlamayacak. Ben bile anneliği daha tam anlamadım ki; Çocukluğumu, genç kızlığımı, kadınlığımı, anneliğimi... Ben hiçbir şeyi tam anlayamamışım. Oysa annem;"En akıllı çocuğum sensin" derdi. Aklım dünyayı anlamaya yetmedi. Aklım küçük, dünya büyük kaldı. Bu dünyada bana göre yer yok muydu acaba? Benden sonra çocuk istemediği için annem adımı Kader koymuş. "Sen benim kaderimsin." derdi.Adımı değiştirseydi ne değişirdi acaba?

Bebeğim küçük doğmuş. Ebe kızımın küçük doğduğunu söyledi. Ben küçük, O küçük. Nasıl büyüyeceğiz biz?.Büyüyecek... beraber büyüyeceğiz. Umutluyum, O benden daha iyi bir dünyada yaşayacak. Onun adı Kader olmayacak. Onun kızının adı da Kader olmayacak.  O değişecek, kızının kaderini de  değiştirecek. Yıllar sonra göğsümü gere gere ben de kızımın Anneler Gününü kutlayacağım. Yıllar sonra, yaşanmış, yaşanmamış onca yıl adına...Dünyadaki pek çok kadın adına...Kadınlığının bile farkında olmayan anneler adına... "Anneler Günün kutlu olsun" diyeceğim.

                                               




1 May 2014

MEVSİMLİK ÇOCUK İŞÇİ OLMAK...


(Türkiye İstatistik Kurumu 2012 Çocuk İş gücü Anketine göre 6-17 yaş arası çocukların 900 bine yakını çocuk işçi olarak çalışıyor.)

ÖYKÜ

"Okullar henüz kapanmadı. Ama bugünden itibaren ben artık okullu değilim. Ben bir işçiyim. Çocuk işçi. Çocuk muyum, işçi miyim onu da bilmiyorum. Ama annem babam öyle diyorlar".Mevsimlik çocuk işçi" olmuşum. Ben hiç çocuk olmadım ki; Kardeşime baktım, ev işlerine yardım ettim, yemek bile yaptım. Bazen büyük, bazen çocuk sayıldım. Öyle çok kılık değiştiririm ki, sorarım kendi kendime; Çocuk muyum, büyük müyüm, öğrenci miyim, işçi miyim... Ben neyim? "

"Okulda öğretmen yoklama yapacak şimdi. Ayşe deyince -yok- diyecekler. Ben artık sınıfta yokum. "Nerede?" diyecek öğretmen ." -Okul açılana kadar gelmeyecek, yok." Onlar için ha var ha yok, ne fark eder?
Ama ben... Ben hala alışamadım mevsimler arası geçişe. Bahar, yaz gelirken herkes sevinir, ben üzülürüm. 
Her yıl bir başka diyara göç ederiz annem-babamla. Ekim'e kadar hatta bazen Kasım'a kadar küçük işçi olurum ben. Gittiğimiz yere göre tarlalarda pamuk toplarız, pancar toplarız, fındık toplarız, nohut toplarız. 

Bazen parmaklarım acır, başım ağrır, yüzüm ateş gibi yanar. Yorulurum, biraz dinlenesim gelir. Ama işi bırakamazsın. O zaman hayal ederim.; Balonlarla dolu bir tarla ya da deniz. Balonların arasında koşuyorum, zıplıyorum. balon topluyorum-kucak dolusu- Sonra öğretmenin sesi geliyor kulağıma:" Ayşe"  -"Buradayım" diyorum, "Artık hep buradayım öğretmenim." 

Bazen başka hayaller de kurarım; Keşke derim, gittiğimiz yerde kocaman bir ağaç olsa, dalları kalın, gövdesi sağlam. Çocuk işçiler için bir salıncak kursalar. Öğle molasında herkes yemek yerken biz yemesek, hiç durmadan sallansak... Gökyüzüne erişse bacaklarımız, kollarımız dallara yetişse, oradan toplasak meyveleri. 
Hayal bu ya, neden olmasın? 
Mevsimler hızla geçerken sonbahar gelse, ben okulumda, sıramda olsam, "Artık hep buradayım öğretmenim. Okul kapanıncaya dek buradayım" desem... Dünyalar benim olur....