28 Nis 2016

ARKADAŞIM BADEM AĞACI



Aziz Nesin'i hep yazılarıyla anarız. Oysa az da olsa ne güzel şiirleri de var. "Badem Ağacı" da bunlardan biri. Bazı yörelerimizde beklenmedik zamansız soğukların çiçek açmış ağaçları hırpaladığı bugünlerde, Aziz Nesin'i bu güzelim şiiriyle bir kez daha anmak istedim...

ARKADAŞIM BADEM AĞACI

Sen ağaçların aptalı
Ben insanların
Seni kandırır havalar
Beni sevdalar
Bir ılıman hava esmeye görsün
Düşünmeden gelecek kara kış...
Açarsın çiçeklerini...
Bense hayra yorarım gördüğüm düşü...
Bir güler yüz bir tatlı söz...
Açarım yüreğimi hemen
Yemişe durmadan çarpar seni kara yel
Beni kara sevda 
Hem de bilerek kandırıldığımızı
Kaçıncı kez bağlanmışız bir olmaza
Koş desinler bize şaşkın
Sonu gelmese de hiçbir aşkın
Açalım yine de çiçeklerimizi
Senden yanayım arkadaşım
Havanı bulunca aç çiçeklerini
Nasıl açıyorsam yüreğimi
Belki bu kez kış olmaz
Bakarsın sevdan düş olmaz
Nasıl vermişsem kendimi son sevdama
Vur kendini sen de bu güzel havaya...

Aziz NESİN 


25 Nis 2016

KAKTÜSLER ÇİÇEK AÇTI...(Pazartesi Nostaljisi)




Çok eskiden de düşünür, insanlarla bitkileri, hayvanları özdeşleştirip , onlarla ilgili öyküler kurardım kafamda. Doğada her canlının bir başka yönü, bir başka özelliği, güzelliği var. Her biri bir başka dünya adeta, tıpkı "insanlar" gibi; Nasıl bakar, nasıl yaklaşırsanız, ona göre tepki alıyor, yarar ya da zarar görüyorsunuz...

Bitkiler, hayvanlar da aynı insanlar gibi; Bir "can" sonuçta, durağan değil hareketli, yaşıyor, bir şekilde "nefes" alıyor, etkiye karşılık "tepki" veriyor... İnsan gibi "dilleri", "düşünceleri" yok belki ama; "dilinden anlarsanız" can katıyor, anlamazsanız can yakıyor...

Baharla birlikte kaktüsler çiçek açtı: Mevsimler ardı ardına geçerken; yaz bitiminde bir sonbahar yaşadık önce, ardından uzun bir kış geçti, baharın son günlerini yaşarken kaktüsler çiçek açtı, yaz'ı beklemediler, bir bahar daha yaşayıp kendilerini kanıtlamak istediler...

Baharla birlikte can buldu kaktüsler: Görünürde gene dikenleri olsa da, güzelliklerini paylaştılar. Belki uzun süreli değil, birkaç günlüğüne de olsa sergilediler, paylaştılar... Değmez mi...?


Güzel bir özellikleri vardır kaktüslerin; Göründükleri gibidirler, tehlikeyi görür, bilirsiniz; sinsi ya da içten pazarlıklı değildirler, önlem alabilirsiniz. Dikeni batar, acıtır, kanatır belki, ama sonra "iz" bırakmaz. "Dil yarası" gibi değildir yarası... 

Seviniyorum; kaktüsler çiçek açtı... Öfkeli, sinirli, can yakan, yürek inciten insanlar gibiydiler kış boyu."Yanıma yaklaşma" dediler adeta, eliniz kazara bir dokunsa canınız acırdı, dikenleri çıkarıncaya kadar akla karayı seçer, yorulurdunuz. 

Kış boyu çok keskindi dikenleri; "Bana dokunma, sınırları aşma" deyip hiç yumuşamadılar... Ama aldırmadım, ara sıra su verdim onlara, canımı acıtsa da gocunmadım; daha çok can yakan öyle çok şey var ki yaşamda...

Kaktüsler çiçek açtı; Güneşi, suyu, sevgiyi, özenli bakımı görünce hele bir de baharı yaşayınca, onlar da daha fazla dayanamadılar. Dokunulmazlıkları sürdü gene ama, güzelliklerini paylaştılar, gözümüzü, gönlümüzü doyurup evimize "yaşam enerjisi" taşıdılar...

Tanımak gerek canlıları: Bitkileri, hayvanları, insanları; ön yargılarımızdan uzaklaşıp, tanıdıkça, benimsedikçe-bazen canımız yansa bile- ne güzellikler barındırdıklarını görebiliyoruz... Tıpkı "tanımadan" itici gelen insanlar gibi.

Her şey önce tanımakla başlıyor: zaman, sabır ve emek istiyor, tıpkı kaktüsler gibi... Bekleyince görüyor ve yaşıyorsunuz; Mevsimi gelince, ortamını bulunca kaktüsler de çiçek açıyor; Tıpkı insanlar gibi...

                                                                     Mayıs 2010 

23 Nis 2016

ÇOCUKLAR ! İYİ Kİ VARSINIZ...



İçimizdeki çocukla hepimiz zaman zaman konuşuruz. Kah gülümseriz, geçmişe kısa bir yolculuk yaptığımız zamanlardır bunlar. Bazen öfkelenir içimizdeki çocuk; Kızar, söylenir, hoşuna gitmeyen şeylere tepki gösterir. Tıpkı çocuklar gibi sevgisi de, öfkesi de içtendir, anlıktır. 

Çocuklar kimseden çekinmeden kızdığı kişinin yüzüne karşı söyler kızgınlığını. Severse, hoşlanırsa boynuna sarılır, kucaklar, öper. İçtendir kucaklaması da, bağırması da. Düşüncelerini düşünce süzgecinden geçirmeden sıralar. Pişmanlık duymaz, kendini suçlamaz. Güler yüze güvenir, ilgilenilmezse alınır. Hayaller kurar, bazen gerçekleşmeyeceğini bilse de. Çiçekler, ağaçlar, kuşlar, böcekler hep can dostudur. Yüreği uçurtmalarla havalanır gökyüzüne, salıncaklarla sallanır yeryüzünde... 



Farklıdır çocuklar,,, Sakin bir ses tonu onu rahatlatır, yüksek ses rahatsız eder. Ona değer verirseniz o da sizi özler ve arar. Ve gün gelir, biz nasıl büyüdüklerini anlamadan büyür çocuklar. Sevgi ve güven ortamında büyüyen çocuklar daha rahattırlar. Kendisiyle barışık ise çevresiyle de sağlıklı ilişkiler kurar. Dünyaya aydınlık bir pencereden bakar. Korkutulan, ürkütülen, aşağılanan çocuklar ise içinde nefret, kin, öfke tohumlarını büyütür. İçindeki öfkeyi çevresine yöneltebilir.


Çocuklar; İyi ki varlar... Dünya çocuklarla güzel, dünya çocuklarla aydınlık, dünya çocuklarla mutlu...
"Bayram" en çok çocuklara yakışıyor. Asıl coşkuyla kutlanması gereken bayram onların bayramı. Bu bayramın dünyada ilk ve tek olma özelliği var. 
Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk'ün çocuklara armağan ettiği,
23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramınız kutlu olsun sevgili çocuklar...

17 Nis 2016

ORADA BİR KÖY VARDI UZAKTA...


"Bir zamanlar..." diye başlayan bir masal gibi... Ama yaşanmış çok farklı gerçek hikayelerden oluşan bir hayat tablosu barındırıyor içinde. İç burkan, düşündüren, şaşırtan, hayretlere düşüren hikayelerle bütünleşen bir insan mozaiği . Güzel başlamış, güzel devam etmiş ama ne yazık ki mutlu son'la bitmemiş bir masal bu. Bir yerden sonra çeşitli nedenlerle  kesintiye uğramış, kapatılmış. Ama etkisi yıllarca sürmüş, "Aydınlanma Hareketi" karanlıkların üstüne gitmiş, oradan mezun bir avuç insan, toplumu eğitme- yönlendirme görevini sürdürmüş...



Bugün 17 Nisan. Köy Enstitülerinin 76. kuruluş yıl dönümü.
Köy Enstitüleri 1940 tarihinde açılmış, 1954' de kapanmış. Ülkemizin tarıma elverişli arazileri üzerinde 21 Enstitü açılmış.Bu okullardan 17 bin kişi mezun olmuş. Kuruluşunda emeği geçenler; 
Mustafa Kemal Atatürk, Hasan Ali Yücel, İsmail Hakkı Tonguç, İsmet İnönü.  Köy Enstitülerinin felsefesi; sorma bilincine, eleştirel düşünme yeteneğine sahip çağdaş insanlar yetiştirme projesiydi. 
O dönemde okuma-yazma yüzdesi % 10-15 civarında idi. % 87 köy okulsuz idi. 

Hasan Ali Yücel Milli Eğitim Bakanlığı döneminde dünya klasiklerini Türkçe'ye tercüme ettirmişti. Öğrenciler her sene 25 tane klasik roman okumakla yükümlüydü. Sabahın erken saatlerinde uyanan öğrenciler (yaklaşık 500 kişi kadar ) zeybek ve halk oyunları oynayarak sabah sporlarını da yapmış oluyorlardı. Sonra kahvaltı ve ardından zorunlu okuma saati vardı. Değişimli olarak daha erken kalkan bir grup öğrenci, fırında ekmek pişirerek kahvaltıyı hazırlıyordu. Her okulda kültür dersleri ve bulundukları yöreye göre uygulamalı dersler vardı. Sebze- meyve okul bahçesinde yetiştiriliyordu.Formalarını, iş önlüklerini atölyelerde 
öğrenciler kendileri dikiyorlardı.





Köy Enstitülerini anlatan bir kitapta okuduğum bir anı beni çok etkilemişti; Enstitülerde her Cumartesi sabah toplantıları yapılmakta. dilek ve şikayetler dile getirilmektedir. O hafta İsmet İnönü, Hasan Ali Yücel ve üst düzey yöneticiler okula gelmişlerdir. Onlar gittikten sonra toplantıda bir öğrenci kalkar, neden İnönü'ye kendilerininkinden farklı bir yemek verildiğini sorar. Bütün salonda bir sessizlik olur. O yıllarda İnönü Milli Şef'tir. Salondakilerden bazıları "Bu ne cesaret" diye düşünür. Ama hayır, okul yöneticileri hiç de kızmaz ve sinirlenmezler. Son derece sakin bir sesle "Çünkü İnönü diyabet hastasıydı" der biri.Öğrenci "Yanlış anlamışım" der, açıklamaya teşekkür eder. Demokratik Eğitim sindirerek verilmekte, düşündüğünü rahatlıkla söyleyebilen söz sahibi bireyler yetiştirilmektedir.  

Köy Enstitülerinin kapatılması ülkemiz için büyük kayıptır.  76 yıl sonra bile güzel, yararlı yönleriyle hatırlanan kurumlardır bunlar. Eşim Ahmet Abalı, bu okulların son yılında sınavla girmiş bir eğitimci.Mersin'in bir dağ köyünden gidip hayatı değişiyor. Önce ilkokul bittikten sonra iki yıl babasıyla köyde buğday ekimi, elma dikimi yapıyor. 1952'de sınava girerek Aksu Köy Enstitüsü'nü kazanıyor. 6 yıl okul süresi 1958'de bitiyor. Çok iyi bir öğretmen kadrosu, çok iyi bir eğitim sonucunda 40 kişilik sınıfın büyük çoğunluğu yüksek öğretime gidiyor.
 Eşim evdeki her tür tamir işlerini, mutfakta yardımlaşmayı, meyve-sebze dikimini,çiçek bakımını çok ustalıkla yapar. Okulunun kazandırdığı becerilerdir bunlar. 
Elbette ailesinden de kazandığı pek çok şey vardır ama öğretmenlik idealini, ülke sevgisini, insan sevgisini okul pekiştirmiştir. Aksu Köy Enstitüsü'nden mezun olduktan sonra Silvan'a atanmış. 2 yıl çalıştıktan sonra tayini çıktığı halde öğrencilerini bırakamadığı için tekrar 2 yıl daha çalışma isteğiyle yeniden eski okuluna dönmüş. 



Yıllar sonra Gazi Eğitim Enstitüsü Pedagoji Bölümünde öğrenciyken Silvan'daki öğrencilerinden 6 tanesiyle  Ankara'da üniversite sınavını kazanmış olarak karşılaşıyor. İki taraf için de çok uzun, çok güzel  bir mutluluk öyküsüdür bu. Her şey eğitimin mucizeleriyle, sevgiyle, öz güven aşılanmasıyla gerçekleşiyor.
İlköğretim Müfettişi olarak mezun olduktan sonra yıllarca işini severek, benimseyerek  çalışıyor.
Günümüzde bazı ülkeler bizim terk ettiğimiz Köy Enstitüleri modelini inceleyip kendi ülkelerine uyarlamaya çalışıyorlar.
Kaybettiğimiz değerleri yeniden inceleyip toparlanma zamanı gelmedi mi acaba?

Yeni Kuşak Köy Enstitüleri Derneği, çeşitli illerde bu enstitüleri unutturmamak amacıyla etkinlikler sürdürüyor; Konferanslar, seminerler, söyleşiler... Mersin'de emekli öğretmenlerden oluşan bir koro, mandolinleri ve çeşitli enstrümanlarıyla, eski şarkılar ve marşlarla  eski günleri yad ederek öyle güzel anılar yaşatıyorlar ki... 







Not:Siyah-beyaz resimler İnternet'ten alınmıştır.

İsterseniz bir Köy Enstitüsü mezunu Nezihe Öğretmenin öyküsünü de buradan okuyabilirsiniz. 

11 Nis 2016

ESKİ FOTOĞRAFLAR...(Pazartesi Nostaljisi)




Geçmişe küçük bir yolculuk yapmak istediğinizde, eski fotoğraflar nasıl da işe yarar. Yalnızca onlar mı? Eski mektuplar, küçük kağıtlara yazılmış notlar, günlükler, kartlar, kurutulmuş çiçekler...
Bazı özel eşyalar insanı yıllar öncesine sürükler. Her biri "parmak izi" gibi kişiseldir, kişiye özeldir. Depolamayı seven insan büyük olasılıkla hayatın güzelliklerini kaçırmak istemeyen insandır. Her bir eşyada saklanmaya değer güzellikler bulmuştur. Bakmasını bilen gözler saklamasını da, korumasını da bilir. 

Şimdilerde fotoğraflar bilgisayarlarda depolanıyor. Eski albümler giderek kullanılmaz oluyor. Bilgisayarlarda dosyalarda, klasörlerde arşivlenen fotoğraflara sadece belli zamanlarda, istediğinizde açıp bakma şansınız var. Oysa albümlerde veya özel zarflarda dokunarak, hissederek, tekrar tekrar bakmak öylesine başka bir duygu ki... Siyah beyaz fotoğrafların klasik görünümüyle asaleti tartışılmaz. Sanki hayata daha ciddi, daha keskin bir bakışları vardır. Sadece eskilerden kalan siyah beyaz fotoğraflar değil, şimdikiler için de aynı şey söylenebilir. Bir başkadır siyah beyaz, renkleri hayal gücünüz tamamlar. 

Kalın kitapların arasında özenle kurutulmuş çiçekler de yılların anılarını ta derinlerden yeryüzüne çıkarır sanki. Kokuları, hatta renkleri kalmamıştır belki ama, buram buram dostluk kokarlar. 
Anılar denizine insanı batırıp çıkarırlar. Artık gençler arasında çiçek kurutma modası da kalmadı. Hediyelik eşya sektörü, kimyasal ilaçları farklı bir şekilde çiçekleri kurutup pazarlıyor. Oysa sizin emeğinizle kurutulmuş bir çiçek, kişiye özel bir yazıyla sunulduğunda, veren için de, alan için de daha bir anlam kazanmaz mı? 

Anıları tazelemenin öyle çok yolu var ki... Geçmişten bugüne uzanan bir köprüye yürüdüğünüzde, elle yazılmış eski mektuplar da sayfalarca anılar zinciri oluşturur. Mail, e-posta gibi değildir o mektuplar. Karakterinizin aynası el yazınızla da mühürlenmiştir o sayfalar. Size özeldir; mürekkebiyle, silinti ve eklemeleriyle, hatta yıllar öncesinin pullarıyla... Kişinin nasıl yaş aldığının, hangi hastalıkları yaşadığının da habercisidir el yazısı. Çok düzgün bir el yazısı yılların götürüsüyle kargacık burgacık bir el yazısına dönüşebilir. Beyinle ilgili bazı rahatsızlıklarda harfler eksik yazılabilir, titrek bir el yazısı olabilir. Bazen sadece çizgiler kalır geriye. Hatta bazen yazı tümden unutulabilir. "Söz gider yazı kalır" dense de... Ancak geçmişte yazılanlar kalır geriye...

Eskiden Türkçe öğretmenlerimiz sözlü ve yazılı anlatıma, kompozisyona nasıl da önem verirlerdi. Büyük harf, küçük harf, noktalama işaretleri, yazıda giriş- gelişme - sonuç bölümleri. Derslerde hayali mektuplar bile yazılırdı. Artık cep telefonlarında bile örnek kısaltmalar veriliyor, en kısa yoldan, en çabuk biçimde iletişim amaçlanıyor. Teknoloji çağının sloganları hız üzerine oluşturulmuş. 80'li yıllarda PTT "10 yıl sonrasına mektup yaz" adıyla bir kampanya başlatmıştı. Yıllar sonra 10 yıl öncesinin umut ve beklentilerini bilmek heyecan vericiydi. 
Pembe mektup kağıtları, çiçekli zarflar da bulunurdu kırtasiyecilerde. Onlar kişiye özeldi, fark yaratırdı. Bugün bilgisayarlar da bu konuda sınırsız seçenekler sunuyor. Kalpler, çiçekler, gülen-ağlayan yüzler ve daha niceleri... Bilgisayarlarla daha genç yaşta tanışanlar özelliklerini de daha iyi biliyor ve daha bilinçli kullanıyorlar.

Geçmişten bizimle birlikte gelen, bizi "biz" yapan her şey; iyi saklanıp, özenle korunması gerekmez mi? Gün geldiğinde insanın onlara öylesine ihtiyacı oluyor ki. Hepimiz sevdiklerimize çok özel eşyalarını koyabileceği birer kutu armağan edebilsek ne iyi olurdu. Belki çok para harcamadan alınan, güzel bir kağıtla kaplanarak şekil değiştiren şık bir kutu. İçerisine değer verdiği mektupları, kartları, fotoğrafları saklayabileceği küçük bir depo. Yıllar sonrasına ne güzel küçük bir hazine kalır. Uçakların kara kutusu gibi... Bazen insanı kendisi bile öylesine şaşırtabiliyor ki; Duygusal değişim, değerlerimiz, insan yanımız... Her şey bir başka biçimde düşündürüyor insanı.

Eski fotoğrafların yıpranmış, sararmış, kıvrılmış, belki biraz da yırtılmış kartlarında kısa bir "ömür turu" nasıl da mutlu eder insanı. Olumsuzlukları hatırlatan mutsuzluk fotoğrafları da var elbette ama, onlar da hayatın tuzu-biberi gibi ağızda buruk bir tat bırakıyorlar. Belki de geçmişten bir ders almaya davet ediyor bizleri. Geçmişe yolculuk bazen acı gerçekle de baş başa bırakabiliyor insanı. Ama hayat acısıyla, tatlısıyla, iyisiyle, kötüsüyle bizim. Güzel anları çoğaltıp deklanşöre basmak da elimizde... 

                                                                                    4.11.2013 









6 Nis 2016

MUTLULUK SATIN ALMAK...




Hayat boyu inanmışımdır; Parayla, pulla satın alamayacağımız şeyler vardır. Değeri paha biçilmez. Örneğin; Yoğun bakımdaki bir hastanızın iyilik belirtileri göstermesi, günler sonra hayata dönmesi. Bir trafik kazasından kıl payı kurtulmak. Uzun zamandır çocuk sahibi olmak isteyen bir insanın test sonucu müjdeli haberi alması. Hayat tesadüflerle dolu. Daha ne çok örnek verilebilir hayatın içinden, karmaşık insan yaşamından... 

Bazen de toplumda; sokakta, markette, hastanede, lokantada, pazarda, çiçekçide karşılaştığınız küçük olaylardır sizi mutlu kılan, yüzünüzde bahar tebessümleri açtıran... Bazen çevrenizdekiler, bazen siz katkıda bulunursunuz mutluluk satın almaya. Küçük küçük olaylardan öyle büyük bir sermaye biriktirirsiniz ki...



Bazen bir hastane asansörüne adım attığınızda çektikleri sıkıntılar nedeniyle asık ve soluk yüzlü bir grup insanla karşılaşırsınız. İçten bir "günaydın" ya da "geçmiş olsun" demeniz nasıl da mutluluk yaratır o mutsuz yüzlerde. Oysa çoğu kez basit bir tebessüm bile kimsenin aklına gelmez. 

Çarşıdan geliyorsunuzdur; Elinizde torbalar, çantalar, yorgunsunuz. Birden arkanızda tanıdık bir ses,  "yardım edebilir miyim?" Bakarsınız, çok samimi olmadığınız, sadece selamlaştığınız bir komşu. Elinizdeki yükü alır, asansör kapısını açar. Bu centilmence davranışa gönülden teşekkür edersiniz. Etkisi ne kadar sürer bilinmez ama "kısa süreli" bir mutluluktur bu.

Trafiğin çok yoğun olduğu bir caddede karşıdan karşıya geçeceksiniz. Trafik ışıkları yanmıyor. Son hızla gelip geçen arabaların arasından bir tanesi durur, yol verir. Gülümseyerek, başınızla teşekkür ederek geçersiniz. Mutluluk yoludur bu. Etkisi belki akşama kadar sürer. 

Bazen mutluluk geçmişten gelir. Bir gün ansızın eski bir öğrenciniz telefon eder. Övgü dolu sözlerle geçmişi anar. Kocaman bir mutluluk balonu gün boyu başınızda uçuşur durur. Hastasınız, sakin, güler yüzlü bir doktor sorularınıza açıklayıcı cevaplar verir, rahatlatır. Stres yükünüzü azaltır, çantanıza mutluluk depolarsınız...


Yaşlı bir çift, bazen el ele, bazen kol kola, yürüyüş yolunda ağır adımlarla yürürler. İkisi da hayatın ağır çekim yıllarını yaşamaktadırlar. Birisi birden düşer, baston elinden fırlar. Hemen yardıma koşar, bir şişe su alırsınız.Yüzünde utangaç bir gülümsemeyle "Su gibi aziz ol yavrum" der kadın. Anneannesini hatırlar delikanlı," aynı sözcükler" diye mırıldanır. Biraz hüzün ama kucak dolusu mutluluk satın alınmıştır. Karşılıklı güzel bir alışveriştir bu...

Toplu taşımaya binmek üzere sıraya girmiş bir engelliye hiç düşünmeden sıranızı vermek, yer bulmasına yardımcı olmak... Bazıları için bu zahmetli bir iş sayılabilir ama o engelli için dünyalara değer. Gazeteden bir fotoğraf karesi, mutluluğun fotoğrafı çekilmiş. Göstermelik olmadığı öylesine belli ki; Bir asker, yürüyemeyen yaşlı bir adamı sırtına almış, yıkık dökük sokaklardan geçiriyor. Yaşlı adam da en az evler kadar yıpranmış ama anlık mutluluk yaşıyor. 

Sokakta annesinin elinden tutmuş yürürken muzipçe arkasına dönüp yüzünüze gülerek bakan akıllı bir çocuk... Işıltılı gözler, tertemiz, masum bir yüz. İki eski dost gibi, karşılıklı el sallarsınız. 
Genç Türkiye yeniden umutlandırır sizi. Kafanızdaki onca olumsuzluğa rağmen "Onlar bizim geleceğimiz" dersiniz.
Yüzünüzde mutluluk tomurcukları açar, gülümseyerek uzun, ince bir yola devam edersiniz...



4 Nis 2016

BEBEK AĞIDI... (Pazartesi Nostaljisi )


BEBEK AĞIDI...

Bir bebek ağladı uzun uzun
Gecenin sessiz karanlığında,
Dünyanın herhangi bir yerinde.
Henüz göbek bağı yeni kesilmiş bir bebek,
Yeni açılmış gözleri kocaman,
Küçücük elleri yumuk yumuk, 
Ayakları mini minnacık bir bebek,
Neden ağladı; bilinmez...
Ne istedi; bilinmez...
Anne karnı sıcak, dış dünya soğuk;
Daha uygun bir çevre mi?
Daha çok oksijen mi, daha çok hava mı?
Annesinden ılık süt mü? 
Dışarıda gürültü, patırtı, sesler uğultulu,
Çevrede sular azalmış, ağaçlar tüketilmiş,
Balıklar ölmüş denizin kirliliğinde,
Nükleer santraller kurulmuş en güzel köşelerde,
Kuşlar göç etmiş başka diyarlara...

Bir bebek ağladı uzun uzun;
Gecenin karanlığında,
Dünyanın uzak bir yerinde...
Neden ağladı bilinmez;
Dünyanın haline mi,
Kendi geleceğine mi,
İnsanların çaresizliğine mi,
Bilinmez...

3 Nisan 2014