15 Kas 2017

YARIM KALAN BİR FOTOĞRAF... (ÖYKÜ )



Yaş aldıkça insanın değişimi beni hep kaygılandırır, düşündürür ve duygulandırır. Yaş almanın belli göstergeleri var. Yüzdeki kırışıklıklar yılların izlerini taşır çoğu zaman. O izler değil midir ki hayatın bir panoramasını düşündürür. Eller de yaşı gösteren en geçerli kanıt gibidir. Kahverengi lekeler, kırışıklıklar, bazen romatizmal hastalıklara bağlı kıvrılmalar.

Bazen hayat ne kadar acımasız diye düşünürüm. Cahit Sıtkı Tarancı 35 yaş şiirinde;
 "Zamanla nasıl değişiyor insan,
 Hangi resmime baksam ben değilim" diyordu. Gözler ruhun aynasıdır derler. Gerçekten de çocukluktan yetişkinliğe çok değişmeyen tek şey gözler değil midir? Sanırım iyimser ya da karamsar bakış açımıza göre yüz ifademiz değişiyor.

Cahit Sıtkı'nın değişimle ilgili o nefis şiirini içimden mırıldanıyorum; 
"Şakaklarıma kar mı yağdı ne var?
 Benim mi Allahım bu çizgili yüz?
 Ya gözler altındaki mor halkalar?
 Neden böyle düşman görünürsünüz,
 Yıllar yılı dost bildiğim aynalar?"


Çocuk ya da insan yüzüyle ilgili fotoğrafları o yüzden çok seviyorum. O yüzlerde insanın iç dünyasıyla ilgili ne çok izler var. Her yüz bir öykü yazıyor, kişinin iç dünyasını yansıtıyor sanki. Ama an'ı yakalamak ustalık istiyor. Gözlerin her hareketi ne çok şey anlatıyor; Konuşurken gözünüzün içine bakamayanlar, gözlerini sürekli kaçıranlar, duvarlarda gezdirenler... Eller de öyle değil midir? Bazen ellerini nereye koyacağını bilemez insan. Bazen eller ter içindedir. İnsan'ız... Hepsi doğal... Ve insana dair bir öykü anlatılsa söylenecek ne çok şey var. 

Dışarıda yazdan kalma bir gün vardı. Güneş ısıtmasa da ışınlarını yeryüzüne gönderiyordu. Deniz kenarına doğru yürüdüm. Sahil yolundaki inşaat devam ediyordu. Yürüyen az sayıda insan vardı. Yüzlerini incelediğinizde her yüzde farklı bir yaşam öyküsü gizli.Birden fotoğraf makinemi evde unuttuğumu hatırladım. Eski makinemin objektifi kırılınca aldığım bu yeni makinemle henüz anlaşamamış, uyum sağlayamamıştım.

Başımı kaldırdığımda birden onları gördüm. Bir ağaç altında, bir çiçeğin yanında eski bir bankta oturuyorlardı. 70 yaşlarında olmalılardı. Acemi ama çok istekli amatör bir fotoğrafsever olarak içimden gelen bir dürtüyle onlara doğru yöneldim. Önce yanlarındaki banka sonra izin isteyerek bankta yanlarına oturdum. Günlük konular çerçevesinde konuşuyorlardı. Bu arada onları göz ucuyla inceleme fırsatım oldu;Birbirlerine nasıl da uyumlulardı. Saçları muntazam kesilmiş, koyu mavi bir eşofman giymiş güzel bir kadın. 

İlerlemiş yaşının verdiği bir asalet, çok anlamlı izler vardı yüzünde. İri gözleri ve elleri önce dikkatimi çekiyor.  Çok şey yaşadığı buğulu ela gözlerinden belli.Denize bakarken gözler renk değiştiriyor, rengi yeşil oluyor. Kumral, hafif kırlaşmış boyasız saçlar, makyajsız bir yüz, kısa kesilmiş tırnaklar.Ellerini iç içe geçirerek oturuyor, arada sırada açıp kapatıyordu. Naif, kırılgan bir ruh halinin işaretiydi sanki bu duruş. 

"Acaba mesleği neydi" diye düşündüm. Elleriyle yaptığı çalışmalar var mıydı,bu ince uzun parmaklar bir zamanlar bir enstrüman mı çalmıştı yoksa ?
İnsan bir kere hayal kurmaya başlamasın hayaller peş peşe beynimize üşüşüyor. Eşi daha konuşkan ve girişkendi. Uzun bir yüz, kalın kaşların altında  gözler, üstünde onu daha genç gösteren spor bir kazak. Sakalı yoktu ama herhalde o gün traşsız haliydi. Gençliğinde çok yakışıklı olduğunu düşündüm.
Şairin Ümit Yaşar Oğuzcan'ın dizeleri geldi aklıma;
Unuttum yüzünü kadının,
Adamın gözleri aklımda...

Sanki yanlarında oturmak, yavaşlatılmış bir aşk ve yaşam filmini izlemek gibiydi. Hayatın ta içinden karelerdi bunlar. Akşam serinliği başlıyordu. Denizden esen rüzgar etkileyiciydi. Eşinin ürperdiğini hissedince adam hemen kolunu onun omuzuna attı. Üstündeki hırkayı çıkarıp onun omuzlarına sardı. "Daha yeni hastalıktan  kalktın. Tekrar bir hastalık çıkarmayalım" dedi. 

Mutluluk tablosu gibiydi görünümleri. Bir kez daha baktım, fotoğraflarını çekmek için dayanılmaz bir arzu duydum. Bu huzur görüntüsünü ölümsüzleştirmek, böyle insanların da varlığını kanıtlamak istedim. Tüm cesaretimi toplayıp sordum:Sakıncası yoksa bir fotoğrafınızı çekebilir miyim? 

Önce şaşırdılar, neden der gibi birbirlerine baktılar. Sonra "Neden olmasın "dedi adam.Ve mırıldandı"Güz gülleri..." Ne diyeceğimi bilemedim, "Estağfurullah" dedim. Kadın ekledi; "Alınmayın, bizim şarkımızdır." Üçümüz de gülümsedik. Biraz sonra küçük çapta poz vermeye bile giriştiler. Kadın başını eşinin omuzuna dayadı, el ele tutuştular. Elleri kenetlendi adeta. Belki sevdaları fotoğraflar üzerinde de kalıcı olsun istiyorlardı. 

Uzun zamandır yakalamak istediğim pozu nihayet bulmuştum. Bir akşam üstü günün en güzel saatinde
açık havada, sahilde, çiçeklerin arasında... 
Mutluluğun resmi değil belki ama, sevginin, huzurun resmini yakalamıştım.Aslında bir konusu, bir öyküsü olan fotoğrafları seviyorum. Ama insan'la ilgili her çalışma ustalık ve sabır istiyor.

Emektar fotoğraf makinem yanımda değildi. Olsa da kullanamazdım artık.Onarılamaz bir kırığı  vardı. Neyse cep telefonum imdadıma yetişti ve bu güzel görüntüye tanıklık etti. Ama sanırım içlerindeki o yaşama sevinci, gözlerindeki aşk ekrana sığmadı. Yarım kaldı çekimim...






8 Kas 2017

HOŞGÖRÜ...



Son yıllarda "hoşgörü" sözcüğünü çok kullanır olduk. Ama ne yazık, davranışlarımıza doğru biçimde yansıtamıyoruz. Çabuk sinirlenen, alıngan,her an tartışmaya hatta kavgaya hazır ne çok birey var aramızda. Daha gürültülü, daha bencil, daha merhametsiz bir toplum haline dönüştük.Neden saygı ve sevginin, vefanın, dostluğun, insanlığın yerine başka kavramları yerleştirdik? Değerlerimiz altüst oldu.

Bu değişim toplumun tüm yaşamına yansıdı. Televizyonda hiçbir diziyi sonuna kadar izleyemiyorum. Başlayıp yarım bıraktıklarım var. Bazen "senaryo keşke şöyle yazılsaydı" dediklerim oldu. Bir zamanlar merakla, keyifle izlediğimiz yerli yapımlar vardı. Gençlere "rol model" olabilecek kişilikler canlandırılırdı. 

Kavga, çatışma sahnelerinde gerçekmiş gibi rahatsız oluyoruz. Bazen acaba diyorum toplum değiştikçe, şiddete yönelik eylemler çoğaldıkça filmler, diziler de mi onlara uyuyor? Hep "Halk öyle istiyor." denmiyor mu? Kabalık, bencillik, hilebazlık, yalancılık üst düzeyde.

Oysa bizim insanımız böyle değildi. Daha vefalı, daha insancıl, merhametli, hatırlı, güzel insanlardı. Sanki kin ve nefretle, yalanla kuşatılmış insanlar yetiştiriyoruz adeta. Nerede hata yaptık? Ekonomik sıkıntılar yuvaları yıkarken insanlar da bölündü. Çocuklar parçalanmış ailelerde çaresizlik içinde nerede duracaklarını bilemediler.

Eğitimde yanlışları düzeltmek isterken doğruları da kaybettik. Yıllar eksikleri gideremedi. Hatalarla, yanılgılarla savaştık, yenildik. Sanki şimdilerde normalle anormal yer değiştirdi. Yolda bulduğu parayı teslim eden kişi alkışlanıyor, ödüllendiriliyor. Haklı olarak" Ben bir şey yapmadım ki, doğrusu buydu" diyor.

TV.' de yarışma programlarının sayısı 2-3 taneyi geçmezken evlenme programları veya ülke çapında dedikodu programları sayılamayacak kadar çok. Sanata bakış açısı en hoşgörüsüz biçimde sürüyor. Öte yandan acımasızca insanlar, hayvanlar katlediliyor. 

Bir zamanlar masallar mutlu son'la biterken "hoşgörü" diye bir değerimiz de vardı. Karşılıklı kusurları hoş görmeyi bilirdik. Küçükleri, yaşlıları, tecrübesiz insanları, hastaları, zayıfları hoş görmek gerektiğine inanırdık. Çok farklı davranışta olanları mahcup etmek, utandırmak aklımıza gelirdi bazen. Utanmak insana özgüydü. Yüz kızarması diye bir davranış biçimi vardı.

Hoşgörülerimiz tavan yapsa; sevgi, saygı, anlayış, merhamet, vefa, insanlık da biraz kıpırdanıp yer değiştirir miydi acaba?




4 Kas 2017

SADAKAT



Sözcükler vardır, içeriğinde pek çok anlam yüklüdür. Bazen anlamını öğrenmek için sözlüğe bakarız. Ama anlamı öylesine zengindir ki yaşadıkça farklı  yönlerini keşfederiz. Sadakat ya da onur, güven, vefa sözcükleri de böyle değil midir?

Sadakat tüm canlılar için söz konusu olabilir. İnsandaki gibi çok kapsamlı olmasa da bazı duygulara hayvanlarda da rastlıyoruz. Sahibi öldükten sonra günlerce mezarı başından ayrılmayan köpek öykülerini duyarız. Kilometrelerce yol katedip evini, sahibini bulan kediler. Yaralandıktan sonra vurulacağını anlayan atların gözyaşı döktüğü söylenir. Evcil olmayan hayvanlarda bile şaşırtıcı bağlılık öyküleri vardır. Ormanda yaralı bulunup tedavi edilen ayı yavruları gibi.

İnsanın sadakatinde zaman önemli rol oynar. Anlayış, vefa, güven kavramları da sadakatle yakından ilgilidir. Ama sevgiyle sadakatle esareti kalın çizgilerle ayırmak gerekir. Sadakat düşünmeksizin  itaat değildir. Adeta gözü bağlı bağlanmak hiç değildir. Belki ülkemizde pek çok evlilik kısa zamanda bu anlayışlar yüzünden sonlanmaktadır. "O ne derse o olur" mantığı bir süre sonra çatışmayı getirmektedir. Çocukluğunda anne babanın aşırı disiplini, korkusuyla büyüyen çocuk, ergen olduğunda evlilikten çekinmekte ya da eşinden çekinerek korkuyla dediklerine uymaktadır.

Sadakat karşılıklı olur. İnsan eşine, dostuna, arkadaşına, komşusuna, beslediği canlılara sadakatle bağlanabilir. Bu duygunun içinde sevgi, anlayış, bağlılık, güven, vefa vardır. Onu kaybetmenin kendisine ne kadar acı vereceğinin bilincindedir. Oysa sevdiklerine ihanet eden insan sadakati yaşamamıştır ki. O bir başka dünyada bencilliğiyle oyalanmıştır belki de. 

Sadık olmayı, sadakat göstermeyi farklı algılayanlar olabilir. Sadakat körü körüne bir bağlılık değildir. Benimsediği insanın her yanlışını alkışlamak, her söylediğini onaylamak da değildir. 
Sadakat; bilinçli insanların bir can yoldaşı arayışı, karşılıklı vefa, güven, sevgi beklentisidir.
Bir düşünür-Campbell- şöyle diyor: "Arkada bıraktıklarımızın yüreklerinde yaşamak, ölmemektir."



30 Eki 2017

ÇOCUKLUKTAN GELECEĞE...



"Bir çocuğun aldığı ilk izlenimler bütün ömrünce sürer."
                                            Heinrich Sclimann

Ekim Ayının son günlerine geldik.Sonbahar tüm yurtta hükmünü sürüyor. Cumhuriyetimizin 94. yılını da yaşadık. Yaş aldıkça Bayramların içimizde yarattığı coşku ve heyecan katlanarak büyüyor. Altı yıl sonra 100. yıl kutlamaları. Düşünmesi bile insanı duygulandırıyor. 

Tüm Milli Bayramlarda özellikle çocuk ve gençlerle birlikte olmak, onların davranışlarını gözlemek beni çok mutlu ediyor. Geleceğe yönelik umutlarım tazeleniyor, yeni hayaller kuruyorum. Yaşlıların yeri elbette ayrı ama onlarla birlikte olacağımız o kadar çok özel gün var ki. Çocuk ve yaşlıların birlikte oldukları günler de bir başka güzel.


29 Ekim günü Mersin- Mezitli'de Bircan Tüfekçioğlu Çocuk Bakım Evi kutlamalarındaydık. Anaokulu, okul öncesi çocuklarda özlediğimiz bir eğitimi sürdürüyor. Mezitli Belediye Başkanı Sn. Neşet Tarhan ve Okul Müdürü öğretmenimizin konuşmalarının ardından Tören başladı. O heyecanı, sorumluluk duygusunu, coşkuyu anlatmak çok zor. Eski bir eğitimci olarak dilerdim ki bu güzel çocukları bu farklı duygularıyla yılların ötesine çok değişmeden ışınlayabilsek.Yıllar onları törpülemese, aldıkları değerleri yitirmeden yeni değerler kazandırsa...


Fotoğraflar elbette çok şey anlatır ama duyguların tamamını aktarabilmek ne mümkün. O gün yağmur havası vardı ama öğleden sonra yağmur olacağı duyumu alınmıştı.Tören saat 10.00 da idi. Ansızın başlayan yağmur şaşırttı tabii. Bir gece önceden sipariş edilen yağmurluklar imdada yetişti. Görüntü öylesine ilginçti ki.Yağan yağmura rağmen elde şemsiyeler, sırtta yağmurluklarla  çocuk-büyük, hep birlikte coşkuyla izlenen bir tören.

 Her yüz farklı bir öykü yazıyordu adeta. Babaların kucaklarında gelen henüz 1 aylık bebekler vardı. İnsan davranışları nazik ve ölçülüydü. 

Biz törenin sonuna kadar kalamadık ama o gün, belleklerimizde çok farklı anılarla yer edecek. Kutlamada emeği geçen tüm adsız kahramanları yürekten kutluyoruz. Kuşaklar boyu bu tür güzel etkinliklerin aynı coşku ve heyecanla devam etmesi dileğiyle...




22 Eki 2017

İÇİMİZDEKİ ŞİDDET...



Nasıl oldu da toplum giderek şiddeti daha çok benimsedi, başkasına zarar vermeyi kanıksar hale geldi? 
Yolda giderken aniden duyduğunuz bir sesten irkiliyor musunuz?
Gece havai fişek seslerini silah sesleri gibi algılıyor musunuz?
Bir çocuğun başını okşamak istediğinizde aniden başını çekiyorsa, tokat atılacağını sanıyorsa,
Her gün gazetelerin üçüncü sayfasında birkaç cinayet haberi okunuyorsa,
Televizyon dizilerindeki şiddet sahneleri aynen gerçek hayatta da uygulanıyorsa,
Filmlerde insanın insana yaptığı bütün acımasızlıklar vahşice sergileniyorsa,
Aileler arasındaki çatışmalar, kavgalar bütün acımasızlığı ile ekranlardan teşhir ediliyorsa...

Şiddeti kınarken giderek şiddete alıştık adeta. Günlük hayatımızda şiddetle iç içe yaşıyoruz. Çok yüksek sesle konuşmalar, fren ve korna sesleri, iş makinelerinin gürültüsü. Yüksek ses ya da küfürlü konuşma, hakaret, aşağılama hep şiddet örnekleri değil midir?

Bir harfi yazamadı diye 1. sınıftaki öğrencisini cetvelle döven öğretmen, küçük bir hatadan ötürü çırağını kıyasıya döven esnaf, ayrılmak isteyen eşini iki akrabasıyla birlikte döverek hastanelik eden koca...

Televizyonlarda bir şiddet fırtınası eserken çocuklar-gençler bu olumsuz örnekleri hafızalarına kazırken rol-model olarak benimseyebilecekleri kişilikler neredeyse yok denecek kadar azalmışken şiddet tüm boyutlarıyla sürmez mi?

Toplumca sakin, mantıklı, nezaket kuralları içinde, hakaret içermeyen konuşma ve davranışlara ihtiyacımız var. Sesler, çığlıklar sadece kulaklarımızda yankılanmıyor. Yüreğimizde, beynimizde, içimizde adeta patlamalar yaratıyor.


17 Eki 2017

HAYAT DA BİR SINAV DEĞİL MİDİR ?



Son günlerde gene hep sınavlardan söz eder olduk. Sınav uygulamalarını bir türlü rayına oturtamadık. Gençler için yaşamın içinde önemli bir adım; geleceğini planlamak, bir meslek ve okul seçmek, bunun için hazırlanmak... Gençler adına kararlar alınıyor, planlar yapılıyor, yeni bir sistem oluşturuluyor. Ama asıl konuyla ilgili gençlere, uygulayıcı öğretmenlere hiç danışılmıyor. 

Yükseköğretime girişle ilgili yeni bir sistem oluşturuldu ama kafalardaki pek çok sorunun cevabı yok. Birkaç ay sonra sınava girecek öğrenciler değişimi yeni öğreniyorlar. Sorduklarında öğretmenleri de yeterince açıklama yapamıyorlar. Onlar da önce öğrenecekler, sonra öğrendiklerini aktaracaklar.Açıklamalardaki boşluklar nasıl doldurulacak, henüz bilinmiyor.

Önce "Sınav kalkacak" denmişti. Sonra "Hayır, sınav var " dendi. 
O zaman tam bir karmaşa yaşanırdı. Adaylar hangi ölçülerle belirlenecekti? Son uygulamada 4 yanlış 1 doğruyu götürmüyordu. Rastgele şansına işaretleyenler oluyordu. Acaba şimdi nasıl olacak?
Bu konuda henüz bir açıklama yapılmadı.

Sınavın kısaltılmış adında harfler yer değiştirdi. Önceden LYS (Lisans Yerleştirme Sınavı) ve YGS (Yükseköğretime Geçiş Sınavı ) idi. Şimdi YKS (Yükseköğretim Kurumları Sınavı) oldu. Bir günde sabah ve öğleden sonra iki sınav yapılacak. Sabah oturumunda 40'ar sorulu Türkçe ve Temel Matematik soruları olacak.Öğleden sonra oturumunda 40'ar soruluk 4 test (Türkçe-coğrafya-Sosyal Bilimler- Matematik ve Fen Bilimleri olacak. 
1.Oturum sınava %40, ikinci oturum %60 oranında katkı sağlayacak.Okul başarısının katkısı (O.Ö.B.P) eskiden olduğu gibi uygulanacak.

Hayat da bir sınav değil midir? Sadece okul ya da meslek seçerken değil, güvenilir bir hayat arkadaşı seçerken, imkanlar varsa ev veya araba alırken, arkadaş seçerken, hastalığınızda doktor belirlerken, çocuğunuza öğretmen ya da okul seçerken şartları hazırlıyoruz ama sonuçta nelerle karşılaşacağımızı bilmiyoruz. İyi ya da kötü sonuçlar, bizi mutlu veya mutsuz eden girişimler, hepsinde bir   sınav deneyiminden geçmiyor muyuz? Hayat da bir sınav değil midir? Ama koşulları bilirseniz ona göre önleminizi alırsınız, her sınavda asıl sorumlu biziz.

Hayat sınavlarında başarılı olabilmemiz için gelecekle ilgili öngörülerimizin olması, plan-program yapılması, olumlu-olumsuz örneklerden yararlanılması düşünülebilir. Henüz sınav tarihi bile belli değil, ana hatları netleşmemiş. Kimse tam bilgi sahibi değil.
Oysa bizler gençlerin sağlıklı kararlarla başarılı olmalarını bekliyoruz.Daha güzel bir ülke için onlara güvenmek istiyoruz.


10 Eki 2017

FARKINDA OLMAK...



Kocaman bir dünyada küçücük bir yer kaplıyoruz. Hepimiz bir başka yerde, bir başka konumda ayak uydurmaya çalışıyoruz dünyaya. Hiçbir şey durağan değil. Etrafımızda olup bitenin farkında olmaya çalışıyoruz. Belki bazen görmüyoruz, bazen duymuyoruz. Oysa her şey yanı başımızda. Çoğu şeyi biliyoruz belki, çoğu şey tanıdık geliyor. Ama fark etmediğimiz, bakıp da göremediğimiz, görüp de anlamadığımız bir sürü şey var. 

Dünyamıza, yaşadığımız çevreye yabancılaşıyoruz adeta. Yıllardır orada olup da yadırgadığımız, şaşırdığımız, sindiremediğimiz, belki de sonra alıştığımız, kanıksadığımız ne çok şey var; İyi- kötü, güzel-çirkin, acıklı- komik birçok şey. Ta çocukluktan beri gördüğümüz ama fark etmediğimiz insanlar, görüntüler, manzaralar, olaylar...

Daha dikkatli, daha duyarlı bakışlar gerekli belki de. Bazen sözlü bir uyarı, belki farkında olduğumuzu belirten bir bakış. Nasıl davranmalıyız...? Fark ettiğimiz halde tepkisiz kalmak mı? "Adam sende'cilik" ya da "Beni ne ilgilendirir" tepkisi mi? Görmezden gelmek mi, başımızı çevirmek mi? Hep çekinmek korkmak mı? Güçsüzün güçlüye yenik düşmesi mi? Haber saatlerinde yeni bir habere konuk olmak mı? Hastane raporlarında yeni bir olay kaydı mı?

Biz böyle değildik, nasıl bu hale geldik? Dünya mı daha hızlı dönüyor, biz mi ayak uyduramıyoruz? Her meslekte, her olayda iyiler de, kötüler de var; Çocuklara sevgi ile yaklaşması gereken bazı öğretmenler neden acımasızca dayağa başvurur? Neden çocuktaki değişim fark edilmez? Çocuk nasıl korkutulmuştur da olan biteni anlatmaz? 

Korunmaya alınan kadınlar yeniden saldırıya uğradığında komşuları ya da yakınları hiç mi ses duymaz? Feryatları sokakları inletirken neden kimsecikler görünmez ortalarda? Bazen düğünlerde en mutlu anlarda tehlikesi hiç düşünülmeden silah atılır, mutluluk mutsuzluğa dönüşür? Bazı adetler vazgeçilmez midir? Hayvanlara yapılan eziyetler, insanlık dışı davranışlar onlarda kalan yaralar kadar insanda da vicdan yarası oluşturmaz mı?

Trafikte karşıdan karşıya geçen yaşlılar veya çocuklar, bir grup insan varsa ayağını gazdan çekip beklemek insanca bir davranış değil midir? Araba veya motor kullanırken gecenin geç bir saatinde gaza ve frene aynı anda basarak keskin fren sesi çıkarmak neden bazı gençlere büyük haz verir? Okulların önünde çocuklarının çıkışını beklerken, onların etkileneceğini bile bile sigara içen veliler; Tiryakilik 5-10 dakika beklemeye izin vermiyor mu? 

Pazardan aldığınız bir sebze veya meyve poşetinin altına birkaç tane de çürüğünden atmak adetten midir? Hayvanlara yapılan eziyetleri, insanlık dışı davranışları kınıyor ve yapanları uyarıyor muyuz? Kötü davranışları uyarırken güzel davranışları da fark edip takdir ediyor muyuz? 

Dünya; fark edebilen, farkına varan duyarlı insanlarla güzel.Bazen nasıl da güzel şeyler gerçekleşir; Ayakları ya da kolları olmayan Milli Futbol Takımımızın Avrupa Şampiyonu olması ne harika bir sonuçtur, ne büyük başarıdır. İstanbul'da bir okulda çocukların empati yapmalarını sağlamak amacıyla  işaret dilinin zorunlu dil haline getirilmesi. Ah çocukları örnek alabilsek. Biz örnek olamayınca bazen onlar bize örnek oluyorlar.

Belki bazen farkında olsak da tepki göstermeye korkuyor, çekiniyoruz. Kimin ne zaman ne yapacağı belli olmayabiliyor. Yardım etmeye çalışanın da arada kaldığı bir olaylar zinciri ürkütüyor. Kim haklı- kim haksız, kim suçlu- kim suçsuz anlaşılamıyor.
"Farkındalık" daha güçlü bir kişilik geliştirdiği gibi daha iyi bir bilinç ve daha güzel bir dünyaya zemin hazırlıyor. 






1 Eki 2017

İKİLİ HAYATLAR... (ÖYKÜ )



Eylül sonu olmasına rağmen yanıltıcı bir hava ile yazdan kalma bir gündü. Ancak yerlerde sürüklenen yapraklar sonbaharın belirtisiydi. Tam yürüyüş havasıydı. Deniz çarşaf gibiydi.İnsana huzur veren bir görüntüsü vardı. Rengi her zamanki gibi Akdeniz mavisi renginde, pırıl pırıldı. Güneş ışınları denizle küçük oyunlara girişmişlerdi. Sahilde uzun zamandır devam eden inşaat bitmek üzereydi. Gene de yola dikkat ederek yürümek gerekiyordu. 

Uzun sahil şeridinde hızımı almışken birden onları gördüm, yavaşladım. Farklı bir görüntüleri vardı. Arkadan bakınca bir bağlılık tablosu gibiydiler. Kol kola, omuz omuza bazen el ele yürüyorlardı. Yaşlı olmalarına rağmen liseli aşıklar gibi bir görüntüleri vardı. Ağır-aksak adımlarla zorlukla yürüyorlardı. Bazen ayaklarını sürüyor, bazen duraksıyorlardı. Bedenin yükünü onca yıl çeken ayaklar da bazen isyan eder diye düşündüm...

Yaşlı erkeğin elinde şık bir baston vardı. Ama sanki baston onu değil, o bastonu taşıyordu. Yaşlı kadının gözü onun ayaklarındaydı.  Arada çok yumuşak bir ses tonuyla :"Aman dikkat et, çok hızlı yürüme" uyarıları geliyordu. Oysa o kadar yavaş yürüyorlardı ki. Hızımı iyice yavaşlatmıştım. Konuşmalarını duyuyordum. Hayat adlı bir oyunda bir anlamda hayat dersi alıyordum. Özünde belki bir dram vardı, bilmiyordum...

Biraz ileride küçük bir çay bahçesi vardı. O tarafa doğru ilerlediler. Ben de arkalarından içeriye girmekten kendimi alamadım. Biraz çekinerek yanlarındaki masaya oturdum. Eşlerden yaşlı bayan birden beni fark etti: "Siz de yoruldunuz galiba. Masamıza buyurun, çayı birlikte içelim." Ne güzel bir çağrıydı bu. Hemen masalarına geçtim.

Yaşlı kadın günlerdir konuşmaya susamış gibi hemen konuşmaya başladı: "Güzel havalarda yürüyoruz. Birlikte geçen 50 yıl. Çok güzel günler, aylar, yıllar yaşadık. Ama artık eskisi gibi değiliz. Ağır çekimde gibiyiz diyorum çocuklara telefonda. Gerçi bazen telefonda bile çok zor görüşüyoruz. Eskiden biz arardık, şimdi aranmayı bekler olduk. Akıllı telefonların aklına ayak uyduramıyoruz. Bazen komşular geliyor, zili zor duyuyoruz. Bütün alıcılarımız kapandı adeta. Kendi içimize kapandık."
Durdu, derin bir nefes aldı. Konuşmaktan yorulmuştu sanki.

Bu arada yaşlı bey incitmekten korkarcasına eşinin omuzuna dokundu: "Canım, çıkarken yemeğin altını kapatmış mıydın?" Eşi belli belirsiz gülümsedi: "Artık kontrolü öğrendim bir tanem. " Ve açıklama yaptı: "3 defa tencerede yemek yaktım. Bir kere ütüyü unuttum, bir pantolon yandı. Ev yanmadı neyse. Yangın çıkmasından çok korkuyorum..."

Konuşma sırasında onları inceleme fırsatını buldum. Yaşlı bayan daha hakim pozisyondaydı. Muntazam taranıp topuz yapılmış kırlaşmış saçları, makyajsız yüzü, ojesiz tırnakları... Yüzünde yılların çizgileriyle öyle asil bir görüntüsü vardı ki. Eşi konuşurken gözlerinin içine bakıyor, zaman zaman elini tutuyor, bir bebeği korur gibi karışıyordu: "Canım çayı çok sıcak içme. Şeker atma, zararlı biliyorsun..." 

Üzerinde petrol rengi bir eşofman vardı. Küçük bir fuları boynuna sarmıştı. Erkek kadından biraz daha zayıftı. Yeni traş olmuş gibiydi yüzü. İkisi de bakımlı ve temiz görünümlüydü. Bir zamanlar kim bilir nasıldılar diye düşündüm. Güzellik zamana yenik düşüyor ama yüzlerdeki bu ifadeler silinemiyor. Yıllar sonra da birbirine bu kadar düşkün olan bir çift, bir zamanlar kim bilir birbirlerine nasıl da aşıktılar...

İkisi de adeta siyah-beyaz bir filmin kareleri gibiydiler. Bu rengarenk dünyada iç dünyalarını tanımayanlar için belki soluk, renksiz hatta anlamsız bulunsalar da tanıdıkça, gözledikçe, hayatı olgunlukla sindirmiş derya gibi insanlar olduklarını düşünüyor insan. İkili dünyalarında insanlık hallerini unutmadan, dış dünyayla bağlantıyı kesmeden geçmişten güç alarak hayata uyum sağlamaya çalışıyorlardı. Sevgi olunca hayatın zorlukları da en aza iniyordu.Sevgi cankurtaran gibiydi o koca okyanusta. Düşündüm: sevgi ne çok anlam yüklüydü, ne çok değeri içinde barındırıyordu;
dayanışma, paylaşma, vefa, sadakat, güven, koruma...

Masaya bir sessizlik hakim oldu. Yaşlı çiftten izin istedim, ayrıldım. Gidilecek daha çok yolum vardı. Bu sabah güzel insanlar tanımış, önemli hayat dersleri almıştım. Bazı hayatlara tanık olmak yolumuzu-yönümüzü de belirliyor. 
Yürüyüşüme daha yavaş başladım. Hava mı serinlemişti, ben mi üşüyordum...? İçimin ürperdiğini hissettim...



1 Ekim Dünya Yaşlılar Gününde tüm yaşlılara saygıyla...






28 Eyl 2017

BİR BAŞKA SONBAHAR...



Ünlü şair Cahit Külebi kısacık şiirinde içtenlikle dile getirmiş;
Sonbahar geliyor serçe
Yuvanı ne yapacaksın?
Ayva çiçek açmadan önce.
Meyvelerin içi geçecek
Yağmurlarla ıslanacaksın
Halbuki ne kadar sıcaksın...


Her mevsim kendi özellikleriyle güzel. Her mevsimin kendi içinde ayrıcalığı var. Gerçi son zamanlarda mevsimler de kol kola, iç içe geçti. Bazen yazı yaşarken sonbahar havası ile karşılaştık, ya da sonbaharda yaz sıcağı ile. Yerini bulmaya çalışan kararsız insanlar gibi. Ama doğanın özünde ülkemizde her mevsimin güzel yaşandığını düşünüyorum.

Yeniden doğuş ve değişimle gelen ilkbahar en çok benimsediğim mevsimdir. Bilmem neden sonbahar hüzün verir bana. Yaş almış insanların yalnızlığını düşündürür. İşini ve idealindeki eşini bulamamış gençlerin kararsızlığını hatırlatır. Sararıp düşen yapraklar, eskimiş-yıpranmış ilişkileri anlatır. Son sözcüğü de anlamlı değil midir? Ömrün sonu gibi de algılanabilir.

Şarkılarda dile getirilen sonbahar da bir hüznü çağrıştırır;
"Ömrümüzün son demi,
Son baharıdır artık
Maziye bir bakıver,
Neler neler bıraktık."

Bir başka sonbahar şarkısı;
"Güz gülleri gibiydik
Hiç bahar yaşamadık.
Ya sevmeyi bilmedik yıllarca
Ya sevince geç kaldık..."

Ve bir zamanlar listelerden düşmeyen Autumn Leaves -Sonbahar Yaprakları şarkısı.

Sonbahar biraz aldatıcı gelir bana; Hava güneşliyken birdenbire boşanan sağanak yağışlarıyla, aniden değişen ısı göstergeleriyle, pastırma yazıyla...
Sonbaharda sararıp yere düşen her yaprak, ömürden giden günleri, ayları hatırlatır sanki. Bir başka diyara giden göçmen kuşlar, yitirdiğimiz sevdiklerimizi düşündürür. Değişken hava insanın ruhsal yapısını hatırlatır. Mevsim geçişlerinde ruh sağlığımız da iniş-çıkışlı değil midir?

Ama gene de güzellikleri fark edebilen gözler için doğanın her hali bir başka güzel. Bir tablo düzeninde renk armonisiyle, göz okşayan görüntüleriyle, gizemli tavrıyla sonbahar da farklı bir mevsimdir. 

Son baharımız olmasa da ömürde yaşanan her bahar  ayrı bir anlam taşıyor. Hepsinde yaşanmış farklı anılarımız var. Anılar değil midir asıl bizi hayata bağlayan...?

Şiirlerle hayatı algılamak güzel. Son şiirimiz Özdemir Asaf'tan;

Öyle bir ilkyaz ol ki korkut yaprakları,
Öyle bir son yaz ol ki tut yaprakları,
Sararıp dökülürken güz rüzgarlarında
Aralarında savrulsunlar, unut yaprakları
Sevinçlerinde onlar vardı, hüzünlerinde onlar
Seninle yeşerdiler, seninle soldular...
Olsunlar senden sonra da umut yaprakları.

Özdemir ASAF



21 Eyl 2017

MELAL'İ ANLAMAK...(ÖYKÜ )

"21 EYLÜL DÜNYA ALZHEİMER GÜNÜ" UNUTMAMAYA-UNUTTURMAMAYA VESİLE OLSUN...


Şehir otobüsünün yarıdan fazlası doluydu. Trafiğin çok yoğun olmadığı bir saatti. Şoför durağa yaklaşırken yavaşladı ve durdu. Bekleyen iki kişi binmek üzere yaklaştılar. Önce bir bastonun ucu uzandı içeriye doğru. Ve sonra zorlukla yaşlı bir adam bindi. Birkaç saniye ayakta 2. sıraya baktı. Koltukların hemen üzerinde "Yaşlılar ve engelliler içindir." yazıyordu. O koltuklarda oturan iki genç başlarını pencereden dışarı çevirdiler. Yaşlı adam bir arka sıraya geçti. Yanı boştu. Bastonunu yerleştirdi, saatine baktı, yanındaki küçük poşetten bir kitap çıkardı. Ancak okumuyor, bakıyordu. Sayfaları çevirmesinden belliydi. 

Adam bir ara arkasına döndü. İki sıra arkasında oturan genç kadın birden irkildi. Ne kadar değişse de bu yüzü unutmak mümkün müydü? Saçları biraz daha kırlaşmıştı. Her zaman görmeye alışık oldukları ütülü takım elbise yoktu üzerinde. Yazlık gömlekte kravat da yoktu tabii.
Oysa bir zamanlar ne şık kravatları olurdu. Bir kız lisesinde çok sevilen, sayılan bir Edebiyat Öğretmeni. Uzun yüzü, mikrofonik sesi, uzun parmaklı sanatçı elleri ve anlamlı bakışlarıyla nam yapmıştı. Sert değildi ama öyle bir otoritesi vardı ki çekinilirdi. 

Genç kadın önce çekindi, bir süre düşündü, kalktı, yerini değiştirdi. Yaşlı adamın yanındaki boş koltuğa oturdu."Merhaba Hocam" dedi. Kendi sesine kendi de yabancıydı. Yanındaki bey boş gözlerle baktı: "Ben sizi tanımıyorum. Kimsiniz?" "Ben sizin öğrencinizdim." diyebildi genç kadın. "Öyle mi?" dedi karşısındaki. "Sınıftaki bütün öğrencilerin adını bilirdiniz. Sizden ne çok şey öğrendik, Edebiyat dersini sayenizde sevdik. " "Öyle mi?" dedi yine karşısındaki. 

Genç kadın sustu... Garip bir rastlantı kafasını, duygu ve düşüncelerini altüst etmişti. Yeniden konuşmaya hazırlanırken birden öğretmeninin kolundaki bilekliği gördü.Kaybolmalarını engellemek için  Alzheimer hastalarına takılan tanıtım bilekliği. Şaşırdı, bocaladı, ne diyeceğini bilemedi önce. Hastalığı konduramadı sevgili öğretmenine.Depolanmış onca bilgi unutulabilir miydi...?

İneceği yere 4-5 durak vardı. Son bir hamle yaptı; "Kitap okuma sevgisini, güzel şiir okumayı siz bize kazandırdınız." Yanıt gene aynıydı; "Öyle mi...?" İfadesiz yüzü, donuk bakışlarıyla sanki bir başka dünyada gibiydi.
Düşündü; Edebiyat Öğretmeni şiir okurken sınıfta çıt çıkmazdı. Mikrofonik bir ses tonu vardı. Tok, güçlü bir ses. Bir kız lisesinde ona hayran çok öğrenci vardı. Annabel Lee şiirini dinledikten sonra pek çoğumuz ezberlemiştik. Sanki hepimiz birer Annabel Lee idik.

"Seneler seneler evveldi;
Bir deniz ülkesinde 
Yaşayan bir kız vardı, bileceksiniz
İsmi Annnabel Lee...."

Konuyu değiştirmek istedi; "Hocam bir zamanlar yakanızda hep Atatürk rozeti olurdu, bugün takmamışsınız." dedi. Yanıt iki kelimelik idi. "Öyle mi?" İçinden hıçkıra hıçkıra ağlamak geldi. 
O çok değerli Edebiyat Öğretmenine kaderin garip bir cilvesi miydi bu? Belleğinde ne çok şiir olurdu. O şiir okumaya başladığında herkes susardı. "Hocam ben sizin en çalışkan öğrencinizdim. Piyeslerde başrol oynadım, unuttunuz mu?" demek istedi, diyemedi. Boğazına bir düğüm saplandı adeta...

Son durağa iki durak kalmıştı. Hocası son durakta, yolun sonunda inecekti. Hayatın sonu gibi bir bitiş adeta; gösterişsiz, sessiz sedasız, sade, yalın... Öğretmeniyle vedalaşmak üzere ayağa kalktı. Ama O söylediklerini duymadı bile. Pencereden dışarıyı gözlüyordu. Bir zamanlar pırıl pırıl bakan gözlerinde anlamsızlık, tedirginlik vardı. Bastonuna sımsıkı sarılmış, çevreyle ilgisini kesmişti.

Genç kadın son duraktan önce indi. Bir zamanlar tüm okulun hayran olduğu Edebiyat Öğretmeni kimliğini- kişiliğini kaybetmişti. O yıllarda tok bir sesle okuduğu Ahmet Haşim'in "O Belde" şiiri geldi aklına. Hala ezberindeydi. Mırıldanarak eve doğru yürüdü. Ruhuyla, bedeniyle kendini öyle yorgun hissediyordu ki...

O BELDE
Ne sen,
Ne ben,
Ne de hüsnünde toplanan bu mesa,
Ne de âlam-i fikre bir mersa
Olan bu mai deniz, 
Melâli anlamayan nesle aşina değiliz. 
Sana yalnız bir ince taze kadın
Bana yalnızca eski bir budala 
Diyen bugünkü beşer,
Bu sefil iştiha bu kirli nazar,
Bulamaz sende, bende bir ma'nâ...

Ahmet HAŞİM


Melal- Hüzün, keder.


19 Eyl 2017

ZİLLER TÜM GÜCÜYLE ÇALIYOR...


Okullar açıldığında ziller de çalmaya başlar. Hepimiz tanırız bu sesi. Her zili duyduğumda eski bir eğitimci olarak içim titrer, endişelenirim. Eksikleriyle okullarımızı düşünürüm, stresleriyle öğrencilerimizi düşünürüm, kaygılanırım. Öğretmenlerin bitmez tükenmez sorunları gelir aklıma. 
Yıllardır hiçbir öğretim yılı sorunsuz açılmaz. Neden önlem alınmaz, neden hazırlıklar bitmez, neden tatiller biraz daha uzayıp gider...?

Bu yıl da birdenbire sürpriz bir kararla TEOG sınavı (Temel Orta öğretime Geçiş Sınavı) kalkıyor dendi. Açıklamanın hemen ardından sorular geldi: "Bu yıl sınav uygulanacak mı- Not ortalaması hiç mi dikkate alınmayacak- Okullara sınavsız geçiş nasıl olacak? Kimse ileriyi göremiyor, kafalar karmakarışık.

Öğretmenlik yıllarımda Milli Eğitim Şuraları toplanırdı. Yöneticiler, öğretmenler, veliler, öğrencilerin olduğu büyük bir grupta sorunlar tartışılırdı. Ayrıca Talim Terbiye Kurulu konuyu inceler daha sonra pilot okullar seçilir ve uygulamalar önce bu okullarda başlardı. 

Bu sınavın çok adil olduğu söylenemez elbette. Uygulamayla ilgili pek çok aksaklık gündeme geldi:
Soruların bazıları yanlış çıktı. Bazen sorular çalındı. Sorularda yanlış doğruyu götürmüyor, öğrenci rastgele işaretleyebilir. Sınav sonuçları açıklandığında yüzlerce birinci çıktı. Oysa objektif bir sınavda bu bir ölçme hatası sayılır. Daha seçici sorular hazırlanamaz mı. "Sınav kolay olsun" denirse bu sonuçlar kaçınılmaz. Yıllardır matematik ve fen bilgisi sonuçları çok düşük. Ülke içinde olduğu kadar uluslararası olimpiyatlarda da bu durum dikkat çekiyor. Bu sonuçları iyileştirmek için ne gibi önlemler alındı.?

Çocuklar-gençler yetişirken öncelik vermemiz gereken bazı değerler var; Güven duyma, çalışmaları planlama, objektiflik gibi. Bu çocuklar kime güvenecekler, çalışmalarını nasıl planlayacaklar, hangi değerlere inanacaklar? Bu sistemin yerini ne alacak, okullara nasıl yerleştirecekler? 
Bu uygulamanın olumlu-olumsuz yönlerini, deneyimlerini, düşüncelerini gerçekçi olarak söyleyecek dürüst, kararlı eğitimcilere nasıl da ihtiyaç var.
Ziller çaldıkça kafanızda sorular oluşmuyor mu...? 


11 Eyl 2017

BEKLENMEDİK BİR KAZA...


Hayatın içinde yaşantımız süresince iyi günümüz de kötü günümüz de olacak elbette. Mutlulukla mutsuzluk,sevinçle keder, gözyaşı ile kahkaha nasıl da iç içeler. Bıçak sırtı inceliğinde geçişlerle bağlıyız her birine.

Bazen beklenmedik bir kaza hayatımızı altüst edebilir. Bazen cıvıl cıvıl bir günaydın bizi yeniden kendimize getirir. 
O günün akşamı ikimizin de  içinde nedenini bilemediğimiz bir sıkıntı vardı. Ama ikimiz de birbirimizi üzmemek için hiçbir şey söylemedik. Günlerdir belli belirsiz yağan yağmurlar mıydı sıkıntının kaynağı bilemiyorum. Her zaman bir gün sonrasının işlerini hep planlardık. O gün ilk iş depodan getirilecek bir ilacın eczaneden alınmasıydı.Aç karnına alınması gerekli bu ilaç bu öykünün başlangıç noktası sayılabilir.Saat sekizde alınacak ilaç için her zamanki dakikliğinle sekize beş kala evden çıktın. 

Son yıllarda yayan veya arabayla hiçbir yere yalnız gitmez olmuştuk. Bu arada ne çok tanıdığımızı kaybettik. Ne çok hastalık ve kaza duyduk.içim titriyor, sevdiklerime konduramıyorum.
"Sen kahvaltıyı hazırla, hemen gidip geleceğim " diyerek ısrar ettin. Bilirsin sakin ve uysalımdır. Hemen kabullendim. Kahvaltıdan sonra gidelim desem de sanırım beni yormak istemedin.

Aradan on dakika bile geçmedi.Eski muhtarın eve gelip söyledikleri hala kulaklarımda çınlıyor. O an tam net duyamadım sanırım. Şimdi sözcükleri birleştirebiliyorum. "Hocam, Ahmet Hocam küçük bir kaza geçirdi, sizi görmek istiyor."  "Nerede, nasıl, ne zaman, şimdi iyi mi...?" Sorular... sorular... İnsan bazen nasıl da hızlı düşünebiliyor.

Kahvaltı sofrası hazırdı.Her şeyi olduğu gibi ortada bıraktım. O anlarda duygu ile mantık çarpışıyor sanırım. Çaydanlığın altını kapatmayı unutmadım. İlaçlarımızı çantama aceleyle koydum. Teknoloji hepimizi öylesine esir almış ki, cep telefonlarımızı ne zaman çantama attığımın farkında değilim. Ama telefon şarjlarımızı almayı düşünecek halde değildim. 

Kaza yerine varıyoruz. Her zaman sağlık ocağının önünde bekleyen ambülans gelmiş bile. Kapılar sımsıkı kapalı. "Elektro çekiliyor" diyorlar. Belki çok kısa bir süre ama bana öyle uzun geliyor ki... Kapılar açılıyor, eşimi görüyorum. Büyük bir heyecan yaşadığı belli. Gözlerimden yaşlar süzülüyor. Henüz olayın ayrıntısını bilmiyoruz. Arkada, onun yanında oturmak istiyorum. "Olmaz" diyorlar. Yasakmış. Bu "yasak" sözcüğünü de hiç sevmem. Kurallar daha farklı ifade edilebilir.

Ön tarafın yüksek basamaklarına zorlukla çıkıyorum. O anda öyle güçsüzüm ki. Arkadan inleme sesleri geliyor. Elini tutabilsem kendini daha iyi hissedecek biliyorum. "Hiçbir şey yemedi, susamıştır, acıkmıştır." diyorum. Serum veriliyor, boyunluk takılmış. Arkada çantamda telefonlar durmaksızın çalıyor. Her zil sesi beynimde yankılanıyor. Çantamı ne zaman arkaya koydum hiç bilmiyorum. 

40 yıldır kaza yapmadan araba kullanan, kurallara hep uyan bir insandır eşim. O sabah büyük bir belediye otobüsü ile virajda çarpışan arabası geriye kayarak köprüden aşağıya taklalar atarak uçmuş. Sonradan arabanın görüntüsünü görenler "içinden sağ çıkan olmuş mu?" diyorlar. 

Bu olay anılarda kötü izleriyle kalacak. Hep yaptığın gibi başka anlatacak güzel öykülerin olacak. Dinlediğimizde nasıl da etkilenirdik: Çocukluğunda karlı kış günleri okula nasıl zorluklarla gittiğini anlatırdın. Bugün kaza geçirdiğin köprünün yan tarafında karda kayarak yuvarlandığını, yüzükoyun düşüp baygınlık geçirdiğini, ölümden döndüğünü...

Dinlerken nasıl da içimiz yanardı. Yoksa bu köprü sana hep tuzak mı kuruyor? Ya şimdi...? İyi ki emniyet kemerini bağlamışsın. Ama kırık 5 kaburga kemiğinin ağrısı 2-3 ay sürermiş. Sen sabırlı ve acıya tahammüllüsündür. Eylüller hep hüzünlü gelir bana. Bu hüznü neşeye, sevince mutluluğa dönüştürelim. Beklenmedik zamanda beklenmedik kazalar olmasın artık. 

Ancak her olumsuzluğun bir güzel yanı var. Böyle kötü günlerde, anlarda dostlarını daha iyi tanıyor insan. O dayanışma nasıl da ferahlatıcı. Çevremizde ne çok iyi insan varmış. Kaza yerinde, yolda, ambülansta, hastanede onlarca duyarlı, güzel insan...
Onlar değil midir acımızı hafifleten, bizi hayata bağlayan, insanlık adına umut veren...



21 Ağu 2017

SEVGİ YUMAĞI...


Yılların ardından bazı kavramlar değer kaybına uğradı. Oysa bunlar bireysel ve toplumsal olarak gözümüz gibi koruduğumuz kavramlardı. Anlamları, içerikleri çok farklıydı. Kuşaktan kuşağa değer kaybına uğramaksızın aktarılmalıydı.

Sevgi, vefa, onur, namus... Toplumsal değişimlere göre bu değerler bazen paha biçilmez oldu, bazen yerlerde süründü. Öyle zamanlar oldu ki herkes vefalı, herkes namuslu, herkes onurlu olduğunu iddia etti. Oysa değer yargıları, ölçütler farklıydı. Objektif değil de sübjektif değerlendirmeler yanıltıcıdır. Bazen de zaman gerekliydi. Zaman bu değerleri  bulunduğu topluma göre yüceltir veya düşürürdü.


Son zamanlarda gerçekleşen bir kaza düşündürdü bütün bunları. Kaza demek de doğru mu bilmiyorum ; ihmal, dikkatsizlik, tedbirsizlik sonucu adım adım gerçekleşen bir cinayet belki de.
Kurumun adı düşündürüyor insanı. "Sevgi Yumağı Özel Anaokulu" Sadece sevgi değil, sevgi yumağı...
Bir sevgi birikimi. Ama uygulamada sevgisizlik, ilgisizlik, ihmal diz boyu. Şoför ve bakıcının olduğu okulun servis aracında henüz 3 yaşında bir çocuk unutuluyor, saatlerce arabada kalıyor, havasızlıktan oturduğu yerde cansız bedeni kalıyor. Öldü demek bile insanın canını acıtıyor.

Servis aracının çalışma izni yok. Öğretmenler yanlış ifadeye zorlanıyorlar. İki öğretmen vicdanlarının sesini dinleyip gördüklerini aktarıyorlar. Böylece gerçek ortaya çıkıyor. Yaşlılar, çocuklar, hastalar öylesine savunmasız ve korunmasızlar ki onları koruması gerekenler sorumluluklarını bilmezden meslek ahlakı, namus, onur nerede yer alacak? 



Anne babalar çocuklarını o yuvalara emanet ediyorlar, karşılığında belki de zorluklarla bir ücret ödüyorlar. Söz konusu çocuklar olunca aslında onlara karşı insanı bir borcumuz var.
Oysa sevgi yumağı karmakarışık olmuş, kördüğüm olmuş, yerlerde sürünüyor.

" Sevgi kuşun kanadında" diyordu şarkıda... 3 yaşında çocuklar ihmalle, zamansız ölümlerle kuş gibi uçup gidiveriyorlar. Ve bizler sadece bakakalıyoruz...

12 Ağu 2017

DOĞAYLA DOST ÇOCUKLAR...


Çocuklar küçük yaştan itibaren doğayla dostluk kurarlarsa, doğada olup biteni anlamaya çalışırlarsa sonraki yıllarda da hayata daha rahat uyum sağlıyorlar. Doğayla dost olan çocuklar ağaçlara, insanlara, hayvanlara sevgi ile yaklaşıyorlar. Merak ve koruma duyguları gelişiyor.

Çok uzak bir yerde, daha çok toprak elde etme kaygısıyla ağaçlar kökten kesilirken çocuklardan biri annesine sordu; "Dalları kesilirken ağaçların canı yanıyor mudur anne? Ağaçlar sesli mi, sesiz mi ağlar?" Annesi "Onlar da birer canlıdır." demekle yetindi.

Gün geldi, ülkenin farklı yerlerinde ağaçlar birer ikişer kesildi. Yılların yetişmiş ağaçları... Belki kimisi yüz yıllık, kalın gövdeli ağaçlar. Ağaçlar kesime direnemediler. Ama ağlamak denirse gövdelerinden öz suları aktı ince ince. Yıllardır onlardan ürün alan, yararlanan insanlar dayanamadılar. Yaşlı-genç -çoluk-çocuk karşı çıktılar. "Neden?" dediler... Neden? Kiminin yerine santraller yapılacaktı, kiminin yerinde maden çıkarılacaktı.

4 yaşından itibaren çocuklar da "neden" sorusunu soruyor ,merakla cevap arıyorlar. Oysa onlara bazı gerçekleri anlatmak öyle zor ki...
Bu kıyımları çocuklar da gördüler; Keşke görmeselerdi. Yetişkinler onlara mantıklı bir açıklama yapamadılar. Çocuklar gördüklerini kolay kolay unutmuyorlar.

Kent çocukları köye geldiklerinde onlar için uçsuz bucaksız bir öğrenme ortamı var. Doğa bir laboratuvar adeta. İnekler, keçiler, tavuklar, horozlar, kaplumbağalar, köstebekler, karıncalar...Şehirde soyut olarak öykülerde dinlediği, gördüğü, okuduğu her şeyi canlı olarak karşısında buluyor. Çizgi filmlerin canlı halini izliyor. Gece gökyüzünde yıldızlar daha bol, daha parlak.


Yediği-içtiği ,emekle elde edilen ürünlerin kaynağını bilmek değer duygularını geliştiriyor. Sütün, yumurtanın bize nasıl ulaştığı, fidanların nasıl büyüdüğü, sebze ve meyvelerin yetişmesi... Onların düzeylerine inerek anlayacakları dilde, basit ve yalın olarak anlatıldığında çocuklar çok mutlu oluyorlar, yetişkinler geleceğe yatırım yapıyorlar.
Doğayla dost olan çocuklar yarınlarda da çevresini koruyan, geliştiren bir tutum geliştiriyorlar...


31 Tem 2017

BİR YAYLA KADINI...


Onu yıllar önce tanıdım. Yayladaki evimize çok yakındı evleri. İlk gördüğünüzde seversiniz sanırım. Güler yüzlü, hoşsohbet, çalışkan bir yayla kadını. O yıllarda "Teslime Yenge ne iş yapar?" diye sorsanız " Her işi ustalıkla yapar" derdim: Hayvanları otlatmaya götürür, süt sağar, yoğurt yapar, yemek yapar, 95 yaşındaki annesine bakar, saç üzerinde bazlama, börek, sıkma yapar, zamanı kalırsa çulfalık dokur, harikalar yaratırdı. Her derde deva-. mucizevi bir insandı.

Aradan yıllar geçti. Onun  çalışma temposu hiç azalmadı.
İnsanı şaşırtan, parmak ısırtan bir enerji ile hayatını sürdürdü. El tezgahında dokuduğu dokumalıklar kentte de alıcı buldu. Teslime Yenge usta öğreticilik de yaptı. Çok sipariş aldı, onları başarıyla tamamladı.

Evde oğlu, gelini ve kızı da Teslime Yenge ile birlikte hayatı paylaşıyorlardı. Ama asıl büyük yük bu güzel yürekli yayla kadınının üzerindeydi. Biz Güneyin sıcaklarında her yaz iki ay yaylaya çıktık. Her yaz sütümüzü, tereyağımızı onlardan aldık.

Bu yaz gene yaylada karşılaştık. Teslime Yenge yıllar sonra hayatı rölantiye almıştı. Beli artık hayatın yükünü kaldıramaz olmuştu. Elinde baston iki büklüm yürüyor ama gene dokuma yapıyor, evin yemeklerini pişiriyordu. Bilincinde en küçük bir zayıflama yoktu. Çevresinde yakın dost ve tanıdıklarının ziyaretlerini de ihmal etmiyordu.
O gün, yıllar önce eşini kaybetmiş bir akrabasının anma mevlüdündeydi. Çıkışta evine çaya davet etti. Evin avlusunda ziraat mühendisi torununun da yardımıyla çiçekler içinde bir oturma düzeni oluşturulmuş. Orada sohbet  edip çay içtik.

Aynı avlunun içinde iki farklı evde oğlu, gelini, torunu ve kızı  oturuyorlar. Bahçede üstü kapalı bir hayvan barınağı yapılmış.

Birkaç gün önce kızım uğrayıp dokumalardan almıştı. "Anne o kadar ustalıkla dokunmuş ki görmelisin." diyordu. "Bir de çaydanlık koleksiyonuna dikkat et" diye ekledi. Bu konuda Teslime Yenge "Eskiyenleri atmaya kıyamıyorum" diyor.
Evi tertemiz, düzenli. Annesinin ölümünden sonra tek başına yaşıyor. Ama yalnız değil.
Odasında can yoldaşı radyosu üstü güzelce örtülmüş olarak yerini almış. Değerini bilenlerden korumaya alınmış. Eski radyo bu evde olmaktan mutlu. Geçmişten sesler ve izler taşıyor.

Gelini Zeynep, Teslime Yengenin yıllardır yaptığı işleri büyük ölçüde üstlenmiş. Güler yüzlü, sevecen, çalışkan, hamarat bir yayla kadını o da. Eşi eski muhtar. Teslime Yenge, gelini için "Yıllardır ne o beni kırdı ne ben onu incittim" diyor.
Bedeni artık iki büklüm ama yüreği pırıl pırıl Teslime Yengenin."Üşenmek" sözcüğü onun sözlüğünde yok. O gün karnıyarık yapacakmış. Merdivenden inerken yardım teklif ediyorum. "Sağ ol , ben alışkınım " diyor. Israr etmiyorum.


Doğadaki otlarla, doğal yemlerle beslenen inek ve keçilerden yarın gene süt almaya geleceğiz. Bugün ayrılırken Teslime Yengenin hediye ettiği bir dokuma var elimde. Sabırla, emekle ilmek ilmek dokunmuş. Sanki iplerinde hayatın tüm renkleri var.
Ülkemizin güzel insanları da her yaştan adeta rengarenk. Tanıdıkça mutlu oluyor, coşkuyla doluyor insan.


16 Tem 2017

ÇOK SOĞUK BİR KIŞ... ÇOK SıCAK BİR YAZ...


Öğleden sonra bahçede otururken birden çatırtıyı duyduk. Bayağı ses çıkaran bir çatırdamaydı bu.
Önce patlama gibi, sonra çocuk ağlamasına, önlemeye benzer bir ses... "Ağaçlar da ağlarmış" diye düşündüm. Bu yıl yağan karın etkisiyle dalları zayıflayan, meyveleri tek yönlü olarak bir dalda toplanan kayısı ağacı en güçlü taşıyıcı dalından kırılmıştı.

Yayladayız. Toroslar'ın doruğunda, deniz seviyesinden 1500 m. Yükseklikte Arslanköy Yaylasında. Ülkemizi bu yıl kasıp kavuran kış burada da çok etkili olmuş; Çatılar yıkılmış, sular dönmüş, güneş enerjileri çatlamış. 6 m. kar hayatı felç etmiş. Her yıl çok ürün veren ağaçlar bu yıl meyvesiz. Bu yıl hiç kiraz yok. Sigorta yaptıranlar emeklerini kurtarmışlar. 

İklim değişiklikleriyle yaylada doğanın düzeni  değişmiş adeta. Her yıl gelen kuşlar bu yıl daha geç geldiler. Ağustos böceği ve guguk kuşu yoktu, onlar ortaya çıktılar. Hiç sincap görmedik. Sürüler halinde beyaz kelebeklere rastladık.

Şaşılası bir şey, bu yıl ceviz ağaçları  çok görkemli. Meyvesi bol. Adeta soğuk havaya, kara meydan okumuş. Sanki sağlıksız bir ortamda hatmi çiçekleri de sağlık adına boy vermişler. "Merak etmeyin biz de buradayız" dercesine topraktan fışkırmışlar. Pembe, beyaz, kırmızı renkleriyle gözleri okşuyorlar. Kışın kente inmeyen bazı ailelerin hayvanları telef olmuş.

Mevsimler şaşırdı adeta. Çok soğuk bir kışın ardından çok sıcak bir yaz yaşıyoruz. Temmuz başında yaylaya gelirken asfalt yolda erime vardı.
Gündüzleri güneş yakıyor, sabah ve akşam saatleri ile gölgeler serin. Yedigöz suyu buz gibi akmaya devam ediyor. Yeraltından borularla evlere ulaşıyor bu su.

Özellikle hafta sonları sayısız araba Mersin'den çevredeki lokantalara akıyor. Şaymana ya da  İsmail'in Yeri yayla havasında farklı mekanlarda konuklarına sağlıklı, güzel yemekler sunuyorlar.

Hayatta her zaman denge arıyor insanoğlu. Ne çok sıcak, ne çok soğuk istenmiyor. Organizmaya rahatsızlık veren her şey reddediliyor. Dünyanın dengesinin bozulduğu zamanlarda kuşkusuz insanın da dengesi bozuluyor...