17 Nis 2018

BİR OKUMA ÖYKÜSÜ...(KÖYDEN KENTE OKUMAK...)



Bazen düşünürüm; hepimizin yaşamında belli kesişme noktaları var. Bazen bir yer, bir tarih, bir haber, bir insan, yaşantımızda büyük değişimler yaratıyor. Farklı adlarla değerlendiriyoruz bu durumu;
Rastlantı diyoruz, kader ya da şans diyoruz. Bu değişimler sonrası yollar ya yön değiştiriyor ya da kesişiyor. Asıl yaşam, o yollardan birinde duraksaması değil midir insanoğlunun?

Bu bir kısa öykü. Bir varoluş öyküsü. Yaşamdan bir kesit. Yapı taşları yıllar önce yerleştirilmiş, iyi bir temel oluşturmuş. Tamamı anlatılsa bir kitap olur belki. 
Bir dağ köyünde 14 yaşlarında bir erkek çocuk. İlkokulu aynı köyde bitireli 2 yıl olmuş. 5 erkek, 2 kız 7 kardeşler. Babasına iş gücü lazım. O da dağlarda hayvan otlatıyor, tarlada ekin biçiyor, harman kaldırıyor. Ürettikleri ürünlerle geçimlerini sağlıyorlar. 
Babasına iş gücü lazım. Ancak anılarında unutamadığı bir gün var; tarlada toza toprağa bulanmışken babası yüzü asık bir şekilde gelir. Yazıyı göstererek "Sınavı kazanmışsın, okula çağırıyorlar" der. Birbirini çok seven iki kişide o an mutluluk-mutsuzluk çatışması yaşanmaktadır." Gitmek mi zor, kalmak mı " çelişkisidir bu. 

O yıllarda Mersin-Arslanköy arasında toplu taşıma araçları yoktur. Yol yürüyerek 24 saattir. Yolun yarısında mola verilir, ağaçların altında yatılır. Gecenin ayazı iliklerine işler. O yıllardaki çocukların en büyük hayali okumak, bir meslek sahibi olmak. Özellikle dağ köylerinde yaşayanlar için okumak, bir başka dünyaya adım atmaktır. 

Günümüzde Finlandiya'nın , bazı kuzey ülkelerinin hala örnek aldığı, fakültelerde tez konusu olan bir eğitim modelidir Köy Enstitüleri. İlkokuldan sonra 5 yıl. Okul öncesi ve okula girişte iki ayrı sınavdan geçiyorlar. O yıllarda kurulan 21 tane Köy Enstitüsü tarıma elverişli topraklar üzerinde inşa edilmiş. Okul inşaatlarında öğrenciler de çalışmış. Okulda tarıma dayalı uygulamalı iş eğitimi ve kültür dersleri verilmesi amaçlanmış.

Haziran döneminde okulu bitirenler ilkokul öğretmeni olarak Temmuz-Ağustos aylarında göreve başlarlar. 
Okullarda genellikle büyük bir kütüphane, çeşitli enstrümanların bulunduğu bir müzik odası, çeşitli atölyeler bulunuyor. Öğrenciler yemeklerde okul bahçesinde yetiştirdikleri sebze ve meyveleri yiyorlar.
Her gün önce sabah jimnastiği yapılır, ardından 45 dakika etüt saati uygulanır ve kahvaltıdan sonra derse girilirdi. Okula gelinceye kadar hiç kitap okumamış, eline müzik aleti almamış çocuklar için okul, bir gelişim ve değişim merkeziydi adeta. Yılda en az 25 kitap okuyorlar, mutlaka bir enstrüman çalmayı, klasik müzik dinlemeyi öğreniyorlar.

Enstitülerde kazandırılan çok önemli bir başka özellik;
sormayı, sorgulamayı, eleştirmeyi, hak aramayı davranış olarak kazanıyorlar. Her cumartesi sabahı sorunları dile getirmek için toplantılar düzenleniyor.Bu toplantılara yöneticiler, ilgili öğretmenler ve öğrenciler katılıyorlar. Öğrenciler rahatlıkla yöneticileri eleştirebiliyorlar.

İlk bölümde okuma öyküsünü anlattığım eşim Ahmet Abalı, ilk iki yılına  Antalya Aksu Köy Enstitüsü'nde başlamış. Enstitüler kapanınca okul, "Aksu  İlk Öğretmen Okulu" adını almış. 5 yıllık eğitim 6 yıl olmuş. Kültür dersleri arttırılmış, tarım ve iş dersleri azaltılmış. Okulda gene yatılı öğrenci olarak devam etmişler. Okul bitince Diyarbakır Silvan İlçesine ilkokul öğretmeni olarak  atanmış, 5 yıl orada görev yapmış. O yılların Milli Eğitim Bakanı Mustafa Necati, mezun olan her öğrenciye kutlama mektubu gönderirmiş.

Köy Enstitülerinden çok donanımlı öğrenciler yetişmiş. Sonradan  fakültelere girerek ortaokul ve lise öğretmeni, doktor, eczacı, mühendis, avukat, hakim olanlar var. Çok sayıda ünlü şair, yazar, yargıtay üyesi olan var. Eşim Gazi Eğitim sınavlarına girerek Pedagoji bölümünü bitiriyor, Eğitim Müfettişi oluyor. Yıllar sonra bir gün Ankara'da , geçmişte ilkokuldan mezun ettiği öğrencileriyle karşılaşıyor. Çoğu üniversiteli olmuştur. Yıllar öncesinden bir başarı belgesidir bu. İdealist öğretmenlerin güzel işler yaptıklarının bir kanıtıdır.

Köy enstitülerine ön yargıyla bakmamak lazım. Savaş sonrasının yoksul Türkiye'sinde adeta mucizeler gerçekleştirmişler. Türkiye koşullarına uygun bu eğitim-öğretim modeli keşke sürdürülebilseydi. Kayıplar değil, kazançlar gündeme gelirdi bugün. 
Bugün Köy Enstitülerinin 78. kuruluş yıl dönümü.
Yitirdiğimiz, keşke yaşatılabilseydi dediğimiz değerlerimizden biri. Uzun, taşlı yollardır, köylerden kentlere uzanan yollar. Bu yollardan geçecek çocuklara el uzatmak gerek...

Not:Blogda Köy Enstitüleriyle ilgili iki yazı daha var. Okumak isterseniz:

17 Nisan 2015 Bir zamanlar Köy Enstitüleri.
17 Nisan 2016 Orada Bir Köy var uzakta.








9 Nis 2018

İYİ GÜNLER... KÖTÜ GÜNLER...





Yaşam farklı günlerle dolu; İyi-kötü, mutlu, mutsuz, zor-kolay, sakin, heyecanlı, yorgun-dinç... Ne çok farklı durum yaşıyoruz. Anlık durumlarımız da öyle değil midir ? Kahkahalarla gülerken bir anda duyduğu bir haberle hıçkırarak ağlayabilir insan. Bazen sessiz akar gözyaşları. Erkek olarak da ağladığınız zamanlar olmadı mı ? Tek başına ya da bir dostla, arkadaşla, tek başına ...

Bir düşünür şöyle diyor; "Eğer sıkıntılarımız, korku ve kaygılarımız gözyaşı olarak boşalmasalardı , vücudumuzda başka organların ağlamasına neden olurlardı. Çocukken erkek çocuklara hep telkin edilir;
"Erkekler ağlamaz, güçlü olmalısın." Erkek olmak uğruna dayanır çocuk, kendini sıkar. Gözlerinden yaşlar süzülürken "Ama ben ağlamıyorum ki" der. Güç kaybını kendine konduramaz. 

Dayanma gücümüzü kendimizden başka kim test edebilir? İyi niyetimizi, vefamızı, merhametimizi, sabrımızı... Vicdanınızı susturmadıysanız, iç sesiniz haykırıyorsa ta derinden , İNSAN gibi davranmak zorundasınız. Tuttuğunuz ele güveniyor, inanıyorsanız, zor durumda, kötü günde onun elinizi bırakmayacağından da eminsinizdir. 

Hastalıklar, kazalar, zor günler atlatılır, ya da bazen daha kötü günler de yaşanabilir.Bazen sabır, bazen duygular, bazen zaman devreye girer. Mutluluk ya da mutsuzluk kişisel çabalarımıza göre inişli-çıkışlı değil midir? Yeter ki insanda yaşama sevinci ölmesin, umut tükenmesin. 

27 Mar 2018

SAHNE



Yaşam boyu bir sahnedeyiz hepimiz;
Can havliyle yaşama uğraşında,
Kimimiz maskesiz, gerçek yüzüyle,
kimimizde her role uyabilen bir maske...
Gerçek bir oyun sahnesi;
Davranışlar farklı,
Kimi durgun, kimi hırçın
Kimi alıngan, kimi kırılgan,
Sakin ya da öfkeli, aceleci.

Gerçek bir oyun sahnesi;
Kim ne zaman oyuna girer,
Kim ne zaman sahneden iner?
Kimler baş rolde, kimler figüran?
Öyküleri vardır henüz yaşanmamış,
Düşleri vardır, henüz gerçekleşmemiş...
Kimi dramda, kimi komedide rol almış,
Bazen de trajedi yaşanmış.
Duygular karmakarışık;
Acı, hüzün, gözyaşı,
Kahkaha, neşe, coşku.
Kimimiz özgür, kimimiz tutsak,
Kimi yorgun, bıkkın,
Kimi usanmış hayattan,
Kimi tırnaklarıyla tutunmuş hayata...
Dünya sahnesi kocaman,
Son hızla dönüyor hayat,
Bir karmaşa, kalabalık, sesler karışmış.
Ayaklar sağlam basmalı yere.
Sahnenin üstünde özgürlük,
Sahne gerisinde karanlık,
Işık... biraz daha ışık...

Makbule ABALI

Bugün 27 Mart Dünya Tiyatrolar Günü.
İyi ki sahnelerin perdeleri kapanmıyor. Geçmişte tiyatrolara büyük emek veren Afife Jale, Bedia Muvahhit, Cahide Sonku, Muammer Karaca, Müşfik Kenter, İsmail Dümbüllü... Ve daha adlarını sayamadığımız, yitirdiğimiz  nice tiyatro sanatçısını rahmetle, saygıyla anıyoruz.

22 Mar 2018

SUYA ÖZLEM...




Tüm su kaynakları adeta mutluluk kaynakları gibi. Sesiyle, görüntüsüyle, kullanımıyla, düşündürdüğü düşlerle... Bahar bir anlamda suya da özlem giderme mevsimi. Yaza belki çok azalacak, belki kalmayacak. 

Dağlardan inen kar suları derelerle buluşuyor, güneş de onlarla bir araya geliyor. Suyun olduğu her yerde kuşlar da var; Sürülerle geliyorlar. Cıvıltılarıyla, güzel görüntüleriyle adeta bir tablo oluşturuyorlar. Bir dostluk antlaşması sağlanmış sanki.

Suyun olduğu her yer büyük kentlerin karmaşasından bir kaçış yeri. Bazen dost sesler duymak istese de çoğu kez dinginlik, sessizlik arıyor insan. Konuşurken de, dinlenirken de, müzik dinlerken de dinlendirici seslere özlem duyuyor. "Bir tatlı huzur" gibi. Suyun çocuklar ve yetişkinler için psikolojik olarak rahatlatıcı etkisi var. Terapi gibi etkili.

Su arındırır, dinlendirir, susuzluk özlemini giderir. Suya şiirler, şarkılar yazılmış. Ne çok deyim üretmişiz su ile ilgili; su gibi berrak, su gibi duru deriz. Sular, seller gibi okudu deriz. Çölde su bulmuş gibi sevindim deriz. Çocuklar büyüklere su verdiğinde "su gibi aziz ol" derdi eskiler. Açlığa dayanıyor da susuzluğa dayanamıyor insan. 

Yayla yollarında susuzluğu giderecek çeşmeler vardır. Su tatsız, kokusuzdur dense de o çeşmelerde suyun tadını alırsınız. Nice arıtma cihazından, nice marka sudan daha lezzetlidir. Su gibi sudur. Bugün "Dünya Su Günü" 
Susuz, ışıksız, havasız,  kalmamayı dileyerek..



14 Mar 2018

DOKTORCULUK




Bugün 14 Mart Tıp Bayramı. Çok bayramımız var, ama Bayram gibi kutladığımız bayramlarımız çok az, ne yazık ki. Basit olayları büyütüyoruz, içimizdeki kin ve öfkeyi dışarı yansıtıyoruz. Birbirimizi dinlemediğimiz için anlayamıyoruz da. O zaman coşkuyla kutlanabilecek bayramlar kederli günlere dönüşüyor.

İyi ki sağlam birer belge gibi eski fotoğraflar var. İyi ki anlatılacak, konuşulacak paha biçilmez anılar var bellekte saklanmış... Bellleklerde depolanan onca bilgi, onlara eşlik eden güzelim görüntüler. Bir gizli bahçe gibi...

Bugün geçmiş yıllardan, çok sevdiğim bir doktordan söz etmek istiyorum; Dr. Rasime Barış. Ben abla, O 1.5 yaş küçük kardeşim. Çocukluk yıllarımızda evcilik oyunlarımızda O hep doktor olurdu. Ciddi ciddi önce ateşi ölçer, sonra "öksür" diyerek sırtı dinler, "yalancıktan" diyerek iğne ve ameliyatlar yapardı. Sonra idealini gerçekleştirdi, İstanbul Üniversitesinden mezun olarak gerçek bir doktor oldu. Huniler, sırt dinleme aleti, kaşıklar, derece değildi artık. Doktorculuk, yılların ötesinde kalmıştı.

O yıllarda üniversiteler merkezi sistemle öğrenci alırken ODTÜ kendi sınavını ayrıca yapardı. ODTÜ kimya mühendisliğini kazanıp hatta kayıt yaptırdığı halde İstanbul Tıp Fakültesini de kazanınca asıl kaydını tıbba yaptırdı.İdeallerine sımsıkı bağlıydı.Okul bitti, aşık oldu, evlendi. Hayatında ilk kez gittiği Batman'a, eşinin memleketine atandı. 9 yıl orada doktor olarak çalıştı.





Hastalarının çok sevdiği, güler yüzlü, dinleyen, anlayan, sorulara yanıt veren, çözüm bulan bir doktor. Hastalarını daha iyi anlayabilmek, çözüm bulabilmek için bilmediği bir dili öğrenme çabasına girdi. Öğrendi de. İstanbul'da çok iyi bir kolejde yatılı İngilizce öğrenim görmüş bir insanın öğrenme çabasıydı bu. Mücadeleyi severdi. 




Hep çok hareketliydi; şimdi bakıyorum, çocukluk fotoğraflarımızda yeni taranmış saçlar kısa zamanda çözülmüş, dağılmış, elbisesi hafif kirlenmiş.Ben O'nun yanında sakin bir abla. Abla olmak sorumluluk yükler insana. Çocukluk; bazen birbirimize kırılırsak, orta ve işaret parmaklarımızı üst üste koyar, küs derdik. 5 dakika sürmezdi barışmamız. Kinimiz, öfkemiz yoktu ki.Parmakları çözünce barışılırdı. Kimselere küsemez, kavga etmezdik Herkese iyilik yapmak üzere odaklanmıştık adeta. Bazı insanlarla ilgili hayal kırıklıklarımız ondandır sanırım. "Annem içimize iyilik tohumu ekmiş" derdim.

O tohumlar hep yeşeriyor, başka tohumlara zemin hazırlıyor. Sevgi, vefa, içtenlik, dürüstlük, iyi ortam bulursa çabuk gelişiyor. Bazen düşünürüm; aklım karışır... O'nun hediye getirdiği her şey sapasağlam. Atmaya kıyamadığım küçük notlar, mektuplar, kartlar.
Ama insanın garantisi yok. Hiç beklemediğiniz bir zamanda, ummadığınız biçimde sevdiklerinizi kaybediyorsunuz...

O yıllarda cep telefonlarımız yoktu. Sabit telefonlarla konuşurduk. Hatlar çok düzenli çalışmazdı. Yarım kalan konuşmaların özlemi hala içimdedir. O güçlü, dirençli insan kansere yenik düştü. Çevresindeki herkese " Mutlaka mamografi çektirin "derken kendi sağlığını ihmal etmiş.Bir de kanserin cinsi kötüydü.
İki çocuğundan kızı  bugün anne mesleğini sürdürüyor. İngilizce Tıp eğitimini aldıktan sonra çocuk dalında iki uzmanlık eğitimi aldı, akademik kariyer yapıyor. Oğlu çok iyi bir üniversitenin elektrik-elektronik mühendisliği bölümünü bitirdi, evlendi, yurt dışında doktora yapıyor. 

Hayat devam ediyor... Bugün 14 Mart. Tıp Bayramı. 
Yaşasaydı eminim hastalarıyla birlikte gülümseyerek, onları kucaklayarak kutlardı. 
O'nu özlemle. rahmetle anarak ; hastalarını dinleyen, anlamaya çalışan, Hipokrat Yeminine sadık kalan tüm özverili, çalışkan insancıl doktorlarımızı kutluyorum. 
Tüm bayramların bayram gibi kutlanmasını,şiddetten uzak, kinsiz, nefretsiz, aydınlık, güzel günler yaşanmasını yürekten diliyorum...

  

8 Mar 2018

KADINCA...


Tüm kadınlarımızın 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü kutlu olsun.Gelecek yıllar; kadınların değerinin bilindiği,aşağılamaların,
olumsuzlukların, cinayetlerin görülmeyeceği aydınlık yıllar olsun.

           KADINCA...

Dört duvarlı bir evi
Yuva yapmak zordur elbet.
İlk adımı atmak,
Doğru ya da yanlış seçim 
Kişilerle ilgili...
Aşk, sevgi ya da mantık;
Sevgi huzurdur, aşk coşku,
mantık denge.
Huzur bir ömür boyu,
Aşk bittiği yere kadar.
Huzur bir güzel, uzun öykü;
Mutlu son kişilere özgü
Kaf Dağının ardında değil ki
Ulaşmak çok zor olsun.
Yuvanın harcı sağlamsa,
Bir de güven katılmışsa 
Her sarsıntıya dayanıklıdır artık... 

Makbule ABALI


 





2 Mar 2018

ASKER...



Kim bilir kimlerin canı yandı gene ?
Hangi evlerde ne ağıtlar yakıldı,
Hangi kentlerden,köylerden ne feryatlar yükseldi.
...................
Davullar, zurnalar çaldı,
Sen askere giderken,
Oysa dönerken müzik bile yabancıydı sana.
Kucaklara alındın giderken,
Havalara uçtun gülerek...
Davullar, zurnalar çalındı,
Halaylar çekildi, kurbanlar kesildi
Sen askere giderken...

Hayatında ilk kez uçağa bindin dönüşte;
Camdan dışarı bakarken değil,
Gözlerin sımsıkı kapalı, ayakların upuzun,
Bu kez tahta, daracık, küçük bir mekanda...
Herkes konuşurken sen suskundun.
Konuşulanları duydun mu, duymadın mı, belirsiz.
3 yaşındaki oğlun, henüz doğmamış kızın 
annelerinin yanında.
Eller sımsıkı kenetlenmiş, gözleri yaşlı.
Nöbetteki asker bile sessizce ağlarken,
Onlar o büyük acıyla yorgun, bitkin ama ayakta.
Peki ne zaman ağlayacaklar?
İçlerindeki acı, isyan, öfke nereye boşalacak?
Gözyaşları ne zaman akacak?
Akmayan gözyaşı acıyla inletir...

Günler, aylar, yıllar nasıl geçecek sensiz?
Yaşlı anne baba takvim yapraklarını nasıl koparacak?
Günleri saymayacak mı artık ?
En sevdiğin yemekleri kim yiyecek bundan sonra?
Kimi sevecekler "Kahramanım" diyerek.
Kar diyecekler, dolu diyecekler, üşüme sakın;
Bir atkı, bir çorap, bir bere kime gönderecekler?
Günler, aylar, yıllar, mevsimler... nasıl katlanılacak?
Akıtılmayan gözyaşları bedende nereyi delecek?

Makbule ABALI




25 Şub 2018

DOĞAYLA BULUŞMA



      DOĞAYLA BULUŞMA

Doğa hep çocukları bekledi;
Özlemle, sabırsızlıkla,
Dört gözle bekledi...
Onların neşeli seslerini, 
Koşarak uçurtma uçurmalarını
Kuşlarla konuşup
Sincaplara el sallamalarını 

Çocuklar da doğayı özlediler elbette;
Dağlara seslenip yankılar dinlemeyi
Ağaçlara sarılmayı, hamakta sallanmayı
Taze meyvelerden toplamayı,
Papatyalardan taç yapıp,
Gelinciklere gülümsemeyi...

Ve bir gün buluştular;
Güneş aydınlattı her yanı,
Sular şırıl şırıl aktı dağlardan ovalara .
Ağaç kovuklarında saklambaç oynadılar,
Cevizlerin gölgesinde dinlendiler.
Yer-gök çınladı çocuk kahkahalarıyla .
Doğa çocukları kucakladı ,
Yılların özlemiyle.
En çok ağaçlar sevindi,
Yalnız olmadıklarına...

Makbule ABALI 


18 Şub 2018

TOPLUMSAL BİR OLAYIN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ... TECAVÜZ



Zaman zaman toplumca dibe vuruyoruz. Çekirge misali tekrar sıçrıyoruz. Çaresiz, ümitsiz... Ve o arada üzülüyoruz, endişe ediyoruz, korkuyoruz. Ama sonra unutuyoruz. Hafızamız zayıfladı. Acılı bir toplum mu olduk, acıya mı alıştık, bilinmez. Acılara tahammülümüz artarken öfkemiz, stresimiz de yükseliyor . Bu arada çok şeyi unutuyoruz; Suç ve ceza kavramını yeniden değerlendirmeyi, toplumca hatalı davranışlarımızı sorgulamayı, neden-sonuç ilişkilerine göre önlem almayı hep unutuyoruz...

Devlet istatistikleri; kadın cinayetleri, tecavüzler konusunda hayallerimizi zorlayan rakamlar ortaya koyuyor. Son yıllarda pek çok değerimizi yitirdik ya da zayıflattık; Onur, utanç, saygı ayıp kavramı, vicdan, merhamet... Nereden nereye...? Bir zamanlar kırsal kesimde kapılar kilitlenmezdi. Kentlerde bile evlerin anahtarları çiçeklerin sulanması için komşulara verilirdi. emanet kavramı vardı. "emanete hıyanet " edilmezdi.

Başka dillerde olmayan bir sözcüğümüz vardı bizim;
"Bacım" Ne içten bir deyişti. Olumsuz bir davranış karşısında "Senin bacın yok mu? " denirdi. Bu soru bile bir empati (kendini karşısındakinin yerine koyma)
sayılabilirdi.İlkokulda kız, erkek aynı sıralarda otururduk. Karşı cins kavramı çok net çizgilerle ayrılmamıştı. Belki o yüzden birbirleri için sakıncalı sayılmazlardı. Oysa şimdi... Önce sıralar, sonra sınıflar ve daha sonra okullar ayrıldı.

Tokalaşmak, uygun sınırlar içinde konuşmak, yardımlaşmak neden yanlış olsun? 
Ne güzel sözdür; "Elinizdeki tek araç çekiçse etrafınızdaki her şeye çivi olarak bakarsınız."
"Tehlikeli" diye nitelendirdiğimiz her şey gün gelir "tehlikeli" kılığına bürünebilir. İçindeki dürtüler su yüzüne çıkmıştır. Kişi karşı cinsi,sadece cinsel bir obje olarak görmeye başladığında toplumdaki yasaklar, tabular nedeniyle davranışları da değişir.

"Önce İnsan" diyebilsek, insani özellikleriyle birini tanısak, onaylasak ya da reddetsek. Güzellik, yakışıklılık zenginlik, güçlü olmak hepsi geçici değil mi? Başka değerleri gözardı ettiğimiz için mi onları değer kaybına uğrattık? Namus, gurur, onur, vicdan, ahlak, masumiyet, utanç nerelerdeler...? Kişinin öz denetimi
değil de "mahalle baskısı" önem kazanınca, temiz duygular sahteleriyle karıştırıldı, değer kaybına uğradı.

Suç ve ceza kavramlarının uygulanışı beyinlerde, yüreklerde soru işareti yaratmamalı. Haksızlıklar kılık değiştirerek, abartılarak haklıyı yenik düşürmemeli.
"Hukuk"  insanların yaşama güvencesi olmalı. Orman hukuku'nun uygulandığı yerlerde kim haklı- kim haksız bilinmez ki. "Kim güçlü- o haklı"  mantığı galip gelir.
İnsanca yaşamak istiyorsak; saygı, sevgi, hak, hukuk, adalet, insanlık uzağımızda değil,yakınımızda olmalı...

Bir toplumda yaşanan her olumsuz olay o toplumda yaşayan bireylerin duygularını da altüst ediyor, kaygı düzeyini yükseltiyor. Ben duygularımı bir şiirle ifade etmeye çalıştım. Dileriz bu tür olaylar son bulur...



                      TECAVÜZ 
Bulduklarında çok kötü durumdaydı;
Düşme değil, kaza değil,
Söylemeye utanıyor insan,
Üç yaşa bile tecavüz.
Henüz üç yaşında bir çocuk;
Bin gün bile görmemiş hayatında,
Yaşanmamış günler, yaşanmamış yıllar...
Koca beden küçücük bedenin üstüne çullandı,
Uykudaydı, haykırdı acıyla çocuk...
Avazı çıktığı kadar bağırdı,
Ağzı kapatılmıştı,
Kulak zarı patladı kendi sesinden.
Duyan olmadı dışarıdan,
Ağzı kapalıydı, bantlanmış,
Gözleri fal taşı gibi açık...
Vahşeti gördü, acıyı duydu,
Sesini duyuramadı, 
dünyanın kuru gürültüsünde.
Eliyle ittirdi kocaman canavarı,
Gücü yetmedi... 
Çağrısına kimseler yetişemedi.
Sesi yankılandı, acılar katlandı, ruhu yaralandı...
Bağırdı... bağırdı... bağırdı...
Sesi kısılıp, kesilinceye kadar...
Sonunda baygın düştü;
Yaralı, zedelenmiş, yorgun,
İncinmiş, bitkin, perişan...
Bir başka uyku sardı bedenini;
Gözleri görmüyordu artık,
Sesi çıkmıyordu, kulakları duymuyordu,
Titremeler vardı minik bedeninde...
Canavarlar ayaktaydı, öfke, kin ayakta.
İnsanlık uykuda...
Merhamet, vicdan, utanç yerlerde...

Makbule ABALI 
Şubat- 2018


                

                                                                                                                                                                       

10 Şub 2018

SEVMEK BİR ÖMÜR BOYU...


Doğal olmayan şeyleri hayatım boyunca bir türlü benimseyemedim; Yapay çiçekleri, yapay davranışları, yapay gülücükleri, yapay insanları, yapay günleri... Zorla yaptırılmaya çalışılan göstermelik davranışlar da nasıl da rahatsız edicidir. Belki o yüzdendir, yaklaşan 14 Şubat'ı da bir türlü benimseyemedim. Tutucu olduğumdan ya da sevgiye, aşka inanmadığımdan değil, abartılmasına, adeta değerinin düşürülmesine karşıyım.

Herkes için tabii ki öyle olmayabilir, ama bana günlük,
göstermelik, alelacele programlanmış, pahalı tüketim ürünlerinin sergilendiği bir gün gibi geliyor; Büyük kentlerde bütün alışveriş merkezleri ışıklarla donatılmış, lokantalar, kafeler, oteller günler öncesinden indirimlerini duyuruyorlar. Çiçeklerin en güzelleri  demet demet satışa sunuluyor. Yemeklerin, tatlıların adı bile aşk kokuyor. 

Belediyelerde evlendirme memurluklarında pek çok kişi gün almak için sıraya girmiş; Nikah ya da düğün 14 Şubat'ta yapılmalı düşüncesindeler. Birkaç yıl öncesine kadar önemsenmeyen bir tarih şimdi baş tacı yapılmış. Mutluluk mu dalga dalga yayılan, yoksa göstermelik olarak bir "topluma uyma süreci" mi ...?
Ekonomiyi canlandırmak güzel elbette. Günler mutlaka anmak, söylemek istediklerimize vesile oluyor. Ama SEVGİ bu. İçeriği yoğun duygular barındırıyor. Yüzyıllardır kimlere tercüman olmuş...

Bir günde sevginizi gösterip içtenliğinizi kanıtlayabilir misiniz ? Mutlu olmak ama aynı zamanda mutlu etmek. Tek taraflı mutluluk bencillik sayılmaz mı? Karşınızdaki insanı yeterince tanıyor musunuz ?
Mutluluğun ölçüsü nedir? Çok pahalı bir hediye mi ? (Televizyon reklamlarındaki çok pahalı mücevher ya da araba reklamları kaç kişinin ilgisini çekiyor acaba?)
Sürpriz bir hediye mi, bir demet kır çiçeği mi, içten bir sarılma mı, bir günlüğüne farklı bir yemek hazırlamak veya ev işlerinde eşine yardımcı olmak ...

Peki ya sonraki günler... Bir günlük şişirilmiş mutluluk koca bir balon gibi sönmeyecek mi ? Sevgi çok yıpratılmadan, harcanmadan, sıradanlaştırılmadan dile getirilmeli.Değerbilir olmak nasıl da önemli. Sevgi hırçınlıktan hoşlanmaz, sakinlik ister, şefkate çok yakındır. Bazen düşünürüm; Sevgililer günü neden sevgi günü değil. Sevme alanımız öylesine geniş ki...
Pek çok şeyi sevmeye, kabullenmeye, benimsemeye hazırız. 

Benzerlikleri olmasına rağmen sevgi aşktan farklıdır. Aşk zamanla şiddetini kaybedip sevgiye dönüşebilir. Bir süre sonra coşku yerini dinginliğe bırakır. Oysa sevginin kalıcı olması ne kadar önemlidir. Sevgi daha sakindir, daha ılımlı, daha insancıldır sanki. Aşk; yoğun,  karmaşık duygularla yüklüdür, kırılgandır, çabuk öfkelenebilir, temelinde kıskançlık vardır. Henüz duygular tam oturmamıştır.

Sevgi içinde çok şey barındırır. Dayanıklıdır, tahammüllüdür. Merhametlidir, şefkatlidir, naiftir, sağlam duygularla örülmüştür. "Seni seviyorum" demenin hiçbir bedeli yok. Tabii söyleyeceğiniz kişi önemli, seçici olmanız gerekir; gerçekten sevdiğiniz, güvendiğiniz bir insan, eşiniz, çocuğunuz, yaşlı bir insan, bir dost, arkadaş, sevgiye ihtiyacı olan bir çocuk...

Sadece iki kelime... Bedeli yok. Belki yalnızca bir tebessüm eklenerek... Neden ille 14 Şubat'ı beklemek?  14 Şubat, 24 saat. Oysa sevgi bir ömür boyu...











30 Oca 2018

YAĞMURLA GELEN... ( ÖYKÜ )



Bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyordu. "Birden bastıran bir yağmur değil bu" diye kendi kendine konuştu. Gece önce şimşek ve gök gürültüsüyle başlamış, sonra hızını arttırmıştı. Toprak iyice suya doymuş olmalıydı. Çocukluğundaki yağmurlar geldi aklına. Önce ışıkla beraber şimşek çakması ve gök gürültüsü ürkütürdü onu. Yıldırım düşmesi ile ilgili ne çok öykü dinlemişti.

Olayları anlatırken abartılı anlatırdı yakınları; telef olan sürüler, yıldırım düşmesiyle yanan ya da zatürre veya kalpten ölen insanlar... Hayal gücü güçlüydü. Her olayı yaşardı adeta. Yağmurdan sonra gök kuşağı oluşmuşsa nasıl da mutlu olurdu. Sanki altından geçerek o renklere ulaşacak gibi koşmaya başlar, yakalanıncaya kadar hızını alamayıp koşar koşardı...

Yağmur tüm hızıyla devam ediyordu. "Silecekler yeterli değil " diye düşündü. Arabayı yolun kenarına çekip biraz beklemek iyi olacaktı. Öyle de yaptı. İnsan beyni nasıl da çağrışım yapıyordu. Yıllar öncesinin yağmurları geldi aklına; Bir sel felaketi, insanlar, evler ve arabaların suyun içinde kalması, bazen sularla birlikte sürüklenmek... 

Düşünceler bir sinema şeridi gibi aklından akarken birden Onu fark etti.Yağmurun altında bedeni adeta iki büklüm, öne eğilmiş durumda, ayaklarını sürüyerek yürümeye çalışan yaşlı bir kadın. Onu koruyacak bir şemsiye ya da atkısı yoktu. Üstünde sadece ince bir yağmurluk vardı.Belli, yoksul değildi ama zengin de sayılmazdı. Yağmur suları saçlarından akıyor, omuzlarına iniyordu. 

O'nu izlerken birden yüreğinde bir yumruk hissetti genç adam. Derin nefes alma ihtiyacını duydu. Yıllar öncesinde de böyle anlar yaşamıştı.Zor durumda olan birini gördüğünde onun acısını, sıkıntısını hisseder, benzer duyguları empati yoluyla güçlü bir şekilde yaşardı.

Kadın ıslanıyordu o şiddetli yağmurun altında. Çok yakınlarda sığınabileceği bir çay bahçesi, bakkal, lokanta, hiçbir yer görünmüyordu. Hiç düşünmeden arabadan çıktı genç adam. Islanmasına aldırmadan koşarak kadının yanına gitti. -Sizin için bir sakıncası yoksa bir süre arabada bekleyebilirsiniz. dedi.Anlamsız bir çift göz Onu baştan ayağa süzdü. Yağmurdan çok etkilendiği belliydi. Bir arabaya bir ona baktı.

Yılların yaşanmışlığıyla  bir anlık bir güvendi onunki.
"Peki" dedi. Islak giysileriyle arka koltuğa oturdu. 
O an teşekkür etmeyi akıl etti. "Çok teşekkür ederim. Eşim evde, rahatsız. O yüzden Onun çıkmasını istemedim. Evde yemeklik malzeme de kalmamıştı."
1-2 cümle Onu yormuştu. Durdu, derin nefes aldı ve ekledi: " Çocuklar da yanımızda değiller. Eşleri, işleri neredeyse orada mutlu olmalarını istiyoruz biz de. 
Eşim merak etmiştir şimdi. Yıllar Onu bana daha düşkün kıldı.5 dakika geç kalsam pencereye çıkar. Benden sonra radyosu gelir düşkünlükte. Şimdi onunla meşgul oluyordur. "

Sohbet etmeyi, konuşmayı özlemiş gibiydi.Arabanın içinde soğuk havadan sıcak havaya geçiş de onu rahatlatmıştı herhalde,anlatmasını sürdürdü; "Eskiden çalan kapı zillerine yetişemezdik.Şimdi çalan zillere hasret kaldık.Hatta bazen ben eşime şaka yapıyorum. Dışarı çıkıp zili çalıyorum, O kapıya çıkınca "Benden başka bir beklediğin mi vardı? " diyorum, birlikte gülüyoruz...

Rahatlamıştı besbelli, konuşma ihtiyacındaydı. "İsterseniz arabayla eve kadar bırakabilirim" dedi genç adam. -"Çok sevinirim. Eşim  meraklanmıştır. Yıllar geçtikçe bir elmanın iki yarısı gibi olduk. Elmanın bir yarısı çürümeye başlarsa öbür yarısı da sağlam kalmıyor. Sevdiğiniz insanın acısı sizi de çepeçevre sarıyor. Bir insanı gerçekten benimsemişseniz, mutluluğuna da, hüznüne de ortak oluyorsunuz.

-"Siz evi tarif edin, yavaş yavaş gidelim."
-"Bu yolu dümdüz gidin, yaklaşınca ben tekrar tarif edeceğim."
Yağmur hızını azaltmıştı. Silecekler artık çalışıyordu. Yollardaki su birikintilerini yararak yola koyuldular. Anılar günün bu sabah saatinde yollarda yansımalar bırakarak tekrar eski yerlerine yerleşiyorlardı. Genç adamın kafası karmakarışıktı. "Hayat" diye düşündü; nasıl, ne zaman, nereye kadar... Bir bilebilsek... Değişir miydik...? Orhan Veli'nin çok sevdiği "Yalnızlık" şiiri geldi aklına; içinden sessizce mırıldanarak hatırlamaya çalıştı:

YALNIZLIK

Bilmezler yalnız yaşamayanlar,
Nasıl korku verir sessizlik insana,
İnsan nasıl konuşur kendisiyle;
Nasıl koşar aynalara, 
Bir cana hasret,
Bilmezler...

Orhan Veli KANIK
--------------------- 
Genç adam "Orhan Veli nasıl da haklıymış" diye düşündü bir kez daha. Arabada artık sessizlik hakimdi. Yağmur tekrar hızını arttırmıştı. Bazen gökyüzünden, bazen gözlerden akıyordu ince ince yaşlar...





19 Oca 2018

SEVGİNİN BÖYLESİ...?



İster bir kral, ister bir köylü olsun, dünyada en mutlu insan evinde huzuru olandır. 
Goethe 

Reklamlar ilginç gelir bana. Hayatın ta içinden gerçekleri görüntü ve müzikle sunar. Bazıları çok itici olsa da genellikle çekicidir. Çocuklar nasıl da zevkle izlerler; sesli, renkli, müzikli görüntüleri... Bazen dans ederler müzik eşliğinde, bazen kalakalırlar ekran karşısında.

Bir süre önce bir sigorta reklamının müziği aynen çocuklar gibi beni ekran karşısına çekmek için yeterli oldu: Yaşlı bir bey piyanoda eski bir parçayı çalıyor:
İnsanı rahatlatan, sakinleştiren bir müzik; 
"Güllerin içinden canım
Koşarak koşarak gel bana gel
O güzel gözlerini canım
Süzerek süzerek gel bana gel
Bu küskün yüzün gayrı gülsün canım...

O sırada içeriye orta yaşın  en hoş halinde bir bayan giriyor.Birbirine sevdalı bir çifti izliyoruz ekranda. Adeta gözleriyle konuşuyorlar. Müziğiyle, görüntüleriyle insanın içini ısıtan çok güzel bir reklamdı; ince, naif, hoş... Keşke dedim arada sırada 
böylesi müzikler kulaklarımızı dinlendirse.Toplumsal olayların,kişisel hırs ve çatışmaların yorduğu, yıprattığı insanımızı biraz rahatlatsa...

Her gün gazetelerin 3. sayfa haberleri kadın cinayetleri, kayıp çocuk haberleri, trafik terörü ile dolu.Şiddete karşı tavır alanlardansanız hiçbir diziyi tam izleyemezsiniz. Dövüş sanatı, insanlara eziyet yapma ile ilgili her türlü ders (!) var. Ancak 1-2 dizi bu çizginin dışında.

Kadın ölümlerinde,yıkılan yuvalarda gerekçe hiç değişmiyor: "Çok sevmiştim" ya da "aşıktım, cezalandırdım." "Çocuklarına çok düşkündü, o yüzden onları da öldürdüm." İnsan gerçekten severse öylesine büyük bir aşkla sevdiği, sevdalandığı birine kıyabilir mi? Aşk bir anda nefrete dönüşebilir mi? O zaman sevdiğini değil de kendini daha çok seven, düşünen insanlar çoğunlukta...

İnsan ister istemez düşünüyor ; Toplum, daha sinirli, daha gergin, daha tahammülsüz insanlarla doldu. Elbette nedenleri vardır. Ama cinnet geçirecek kadar kendini kaybetmenin bağışlanacak yanı yok. Masum çocukları öldürmenin açıklaması yok. Kimisi için meşhur olmak, gazeteler ve haber kanallarında yer bulmak çok kolay. Ama sevgi tükendikten sonra, kalpler bomboş kaldıktan sonra neye yarar ? Kırılan kalplerin, yaralanan kişiliklerin onarılması çok zor.


15 Oca 2018

YAŞAMAYA DAİR- Nazım HİKMET RAN





Bugün dünyaca ünlü şairimiz Nazım Hikmet Ran'ın 116. doğum yıldönümü. 15 Ocak 1902 yılında doğmuş, 1963 yılında 61 yaşında vefat etmiş.Saygıyla anıyoruz.
"Yaşamaya Dair " adlı şiiri en sevdiğim şiirlerinden.
Her okuyuşta ayrı bir tad alıyor insan.İçinde bir yaşam felsefesi barındırıyor.

YAŞAMAYA DAİR

Yaşamak şakaya gelmez,
büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın
bir sincap gibi mesela, 
yani, yaşamanın dışında
ve ötesinde hiçbir şey beklemeden,
yani bütün işin gücün yaşamak olacak
yaşamayı ciddiye alacaksın
yani o derecede, öylesine ki,
mesela, kolların bağlı arkadan, 
sırtın duvarda,
yahut kocaman gözlüklerin,
beyaz  gömleğinle  bir laboratuvarda
insanlar için ölebileceksin,
hem de yüzünü bile görmediğin
 insanlar için,
hem de hiç kimse
seni buna zorlamamışken,
hem de en güzel, en gerçek şeyin 
yaşamak olduğunu bildiğin halde 
yani öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı
yetmişinde bile, mesela, zeytin dikeceksin
hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil,
ölmekten korktuğun halde
ölüme inanmadığın için,
yaşamak yanı ağır bastığından...

Nazım Hikmet RAN




10 Oca 2018

HABER ALMAK...



Yeni yılda bir mektup, bir kart, elle çizilmiş bir resim aldım. Benim için farklılıktı, güzel birer sürprizdi. Telefon trafiğimiz yoğundu, epeyce elektronik posta, Whats App geldi ama artık unutulmaya yüz tutmuş, el yazısıyla yazılmış, gönderenden izler taşıyan o üç gönderinin tadı başkaydı, düşündürdükleri farklıydı.

Bizim gençlik yıllarımızda haberleşme kalıpları farklıydı.En çabuk giden telgraf idi. Ama mektup daha önemliydi. Sayfalarca mektup yazılabilirdi. Çünkü içimizde birikmiş, anlatılması gereken çok şey vardı. Bir yakınımız, güvenli bir dost, bir arkadaş, ya da aileden bir kişi... Mektuplar sayesinde pul da biriktirilirdi.Gönderilecek kişiye göre mektup kağıdının kalitesi, cinsi, rengi değişebilirdi.

Mektupların içine özenle kurutulmuş çiçekler konurdu bazen. Mektuplar öykü tadında olurdu. Mektuplarda yazı yeterliydi sanırım. Sembol, simge pek kullanılmazdı.Ama küçük işaretler konabilirdi. Kuş, kelebek ya da küçük kalpler gibi... O zamanlar mektup cevabı beklemek heyecanlı bir süreçti. Çünkü posta ile cevabı ancak bir haftada elinize ulaşırdı. Zamanımızda adrenalin kaynakları farklı. 

Saniyelerde kişiye ulaşan elektronik postalar hayranlık uyandırabilir. İnternette bir şiiri ya da şairi ararken birkaç harfi yazdığınızda sayfalarca seçenek sunulması da çok hoş. Ama kısaltmaları hala benimseyemedim. Ya okuyan başka anlam çıkarırsa, ya yeterince anlatamazsam, ya kişi saygısızlık gibi algılarsa gibi düşünceler, endişeler takılıyor kafama.Hassasiyet. insanla teknoloji arasındaki hızlı geçişi de engelliyor belki.

Sonuçta gene eski yöntemle bilgisayarda ya da cep telefonunda ilk göz ağrımız harfler, noktalama işaretleri imdadımıza yetişiyor. Düşünüyorum; zamana ayak uyduramamak mıdır bu? Ama sanmıyorum. ince düşünüyoruz, biraz geriden yol alıyoruz. Teknoloji, zamanı yanına alarak uzaya yolculuk yapıyor, biz ise yeryüzünde adımlarımızı hızlandırarak çağa ayak uydurmaya çalışıyoruz. Ağır ama emin adımlarla. 

21. Yüzyılda, 2018'in ilk günlerinde eski dostlardan şirin bir kart, bir mektup aldım. Ve henüz 4 yaşındaki küçük torunumun annesinin rehberliğinde minik elleriyle hazırladığı bir yeni yıl kutlama kartı. mutluluğum doruklara tırmandı. Şimdilerde üzerinde "görülmüştür" ifadesi olan asker mektuplarıyla tutuklu mektupları dışında mektup gönderilmiyor artık..

.Her türlü incelik, duyarlılık biz insanlar için.Ömürlük belki zor, ama an'lık mutluluklar öyle kolay ki. Küçük şeylerle mutlu olmak, "farkındalık" da gerektiriyor tabii. Kültür, anılar, yaşam tarzı,yaşanılan çevre, zevkler, beğeniler hepsi hayatın özünde, bir bütünün parçaları tabii... Yeni yıl mektubum hayat arkadaşımdan bir sürprizdi; İçinde vefa, sevgi, iyilik barındıran kısacık ama anlamlı bir mektup. 

Mutlu olmak için pahalı hediyelere gerek yok. Ruhumuzu doyuracak gıda, çeşitli kaynaklardan sağlanabiliyor.